Bize elveda!
Serdar Tuncer
“Yavrucuğum! Haberin olsun ki, yaptığın bir hardal tanesi ağırlığınca olsa
da, bir kaya içinde veya göklerde yahut yerin dibinde gizlense, Allah onu
getirir, mizanına kor. Çünkü Allah en ince şeyleri bilir, her şeyden
haberdardır.”

(Lokman sûresi 16. ayet-i celile meali)

Gün geçmiyor ki vicdanımızı sızlatan yeni bir hadiseyle karşılaşmayalım.
Bir gece arabanın arkasına bağlanıp sürüklenen zavallı bir köpek kaçırıyor
uykumuzu, bir sabaha babası yaşındaki adamı tekme tokat döven bir
insafsızın görüntüsüyle başlıyoruz. Bir an geliyor yemek sofrasından torunu
yaşındaki çocuğa musallat olmaya çalışırken yakalanan rezil bir mahlûkun
haberiyle kusarcasına kalkıyoruz, bir başka vakit masum hayvanlara zevk
için işkence yapan sefil bir varlıkla aynı sıfatı paylaşıyor olmakla
kaçıyor iştahımız. Bunlara benzer olayların yeryüzünün dört bir yanında
çoktandır yaşandığını bilmez değildik ama ne yalan söyleyeyim böyle şeyler
bizde olmaz diyorduk. Bir de baktık ki ortada ne biz kalmışız ne de bizden
bir eser... Savrulmuşuz, kaybetmişiz, kaybolmuşuz.

Allah’a kulluğun hemen ardından, mahlûkata şefkat umdesini terennüm eden
bir anlayışın mensuplarıydık biz. “Yeryüzündekilere merhamet edin ki
gökyüzündekiler size merhamet etsin” idrakinin varisleriydik. “Merhamet
etmeyene merhamet olunmaz” düsturuna ram olmuştuk. Yarın Allah katında sana
nasıl davranılmasını istiyorsan bugün Allah’ın yarattıklarına öyle davran
diyen bir çağrıya gönül vermiştik. Mekke’ye fetih için girerken yavrulayan
bir köpeğin başına zarar görmesin diye iki nöbetçi diken bir peygamberin
ümmeti olmakla iftihar ederdik. İmam-ı Gazali’nin vefatından sonra
kendisini rüyada gören birisine, sana nasıl muamele ettiler sualine
cevaben, “yazdığım kitaplar, eylediğim salih ameller, yetiştirdiğim
talebeler hepsi boşa çıkıverdi, dediler ki; hani bir gün elindeki kamışı
hokkadan çıkardığında mürekkebin üstüne konan sineğin uçmasını beklemiştin
ya, ona duyduğun merhamet sebebiyle seni affettik” deyişiyle gözünden
hayret içre yaş dökülen kimselerdik. Bistam’lı Bayezid’in bir karıncayı
yuvasına bırakmak için Hemedan yoluna tekrar revan oluşunu şefkat
tasavvuruna remz eyleyen bir şuura meftun olmuştuk.

Ne oldu bize, biz ne ara böyle olduk?

Günahkâr bir adamdı hani İbn-i Asfur, elinden illallah etmişti cümle köy
ahalisi. Bir gün çarşıda dolaşırken ellerindeki kuşa eziyet eden çocuklar
görmüştü de kalbi yumuşamış, Allah için o kuşu kurtarmaya niyet etmişti.
Çocukları ikna etmek için uğraşmış, en son para verip o kuşu gökyüzüne
salıvermişti sevinçle ve kendisine denilmişti ki: Sen bizim için o kuşu
azat ettin, biz de bu merhametine karşılık olarak seni cehennem ateşinden
azat ediyoruz. Bu menkıbelerle büyümüştük biz ve buradan hissemizi alırken
bütün günahları işlesen de bir kuşu azat ediverir kurtulursun
beleşçiliğiyle değil, Allah için mahlûkata gösterilen merhametin ne kadar
günahkâr olsak da affa vesile olabileceği hissiyle yapmıştık yorumlarımızı.
Günahı basitleştirmek müptezelliğine hiç düşmeden, merhameti yüceltme
kıvamına ermişti kalplerimiz bir kalemde.

Seyyid Abdulhakim Elhüseyni hazretlerinin, taşları peygamber mescidi
tevazuu ile örülmüş kâgir bir dört duvar içinde, yaz sıcağında kendisini
defalarca rahatsız eden bir sineği ellerini çırparak öldürdükten sonra çok
mahzun olduğunu okumuştuk kitaplarda. Mollaları etrafına toplayıp mahcup
bir ifade ile “Biz böyle bir iş yaptık, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s)
hayatına bir bakıverin benzeri bir durum var mıdır” diye umutla sorduğunu
öğrenmiştik. Mollalar ellerinde kitaplarla gelip Peygamber Efendimiz’in de
iki üç defa benzer durumda aynı işi bu şekilde yaptığını söyleyince,
mahcubiyetin yerini neşenin aldığı gözlerle tebessüm ederek, “Elhamdülillah
bir sünnete daha mutabâtımız oldu” deyişini kalplerimiz sızlayarak
öğrenmiştik.

Ne oldu kalplerimize, o sızıyı nerede yitirdik?

Sami Efendi hazretlerinin vapura binmek için iskeleye her gelişinde jeton
satan görevliye ücreti hep bozuk paralarla ve hep tam verdiğini
duyduğumuzda yüzümüze yayılan bir şaşkınlığımız vardı bizim. Niçin böyle
yaptığını öğrenince yola, yolcuya ve yolculuğa tarifsiz bir hayranlığa
dönüşen çocuksu ve saf şaşkınlığımız... Görevli sormuştu hani; “Bey baba
jetonun ücretini hep tam veriyorsunuz, merakımızı celbetti bizim de, acaba
bozuk para alınıp verilen bir işle mi iştigal ediyorsunuz?” Yüzümüze
tebliğin, tefekkürün, zarafetin, en nazenin hali ile müşfik bir tokat gibi
inen o muhteşem cevabı nasıl unuturuz: “Yok efendim, size bütün para
verirsem, sizin para üstünü vermek için harcayacağınız zamanda şu sırada
bekleyen insanların hakkına girerim diye endişe ediyorum, tedarikli gelişim
ondandır!”

Kalbimize küpe olası, Muhammed (s.a.s) rayihalı ulvî ihtarımız vardı bizim,
müflisi parası varken her şeyini kaybeden insan diye değil; onun bunun
hakkını yediği, malını gasp ettiği, zulmettiği, dedikodu ve gıybetini
yaptığı için dağlarca sevapla geldiği Divan-ı Hakk’tan dağlarca günahla
ayrılıp cehennemin yolunu tutan kimse diye tarif eden… Şiirlerimiz vardı
bizim; “Felekte hâsılı insan isen bir canı incitme/Günahkâr olma Fahr-i
Âlem-i Zîşan’ı incitme” diye başlayan, “Canım erenler yolu inceden ince
imiş/Süleyman’a yol kesen şol bir karınca imiş” diye bitmeyen... Yedi
cihana hükmeden padişahlarımız vardı bizim “Yarın Hakk’ın divanına
varınca/Süleyman’dan hakkın alır karınca” ihtarıyla bahçesindeki
karıncaları incitmekten imtina eden. Azizlerimiz vardı bizim, kendisini ilk
defa görmeye gelen misafiri elinde olmadan rahatsız edici bir ses çıkarınca
o mahcup olmasın diye az işitiyormuş gibi yapan ve o kişi duyup da rencide
olur endişesiyle ömrünün sonuna kadar sağır taklidi yapan. Azizlerimiz
vardı bizim; en çok da Ramazan günü tekkenin penceresi önünde Kur’ân-ı
Kerim okurken dervişânın bir serhoşu uzaklaştırmaya çalıştığını görünce;
“Durun, ilişmeyin” diyen, ona istediğinin verilmesini emreden, adamcağızın
yemeği bitirdiğini ama zeytine dokunmadığını görünce kalkıp yanına giden,
zeytin sevmiyor musun diye soran, aldığı; “Efendi Baba, mübarek gün bu
ağızla zeytin yiyemem, o Kur’ân’da geçiyor” cevabıyla gözyaşları içinde
içeri davet ettiği serhoşa dervişliğin kapılarını aralayan azizlerimiz...

Şimdi bu zulüm, bu insafsızlık, bu vicdansızlık, bu merhametsizlik nereden,
nasıl çıkıp geldi de yerleşti, yetmiş iki bin evliya dölü olan mukaddes
Anadolu toprağına birisi söylesin Allah aşkına?

Okuduğumuz her Fatiha’da dudaklarımızdan dökülen din gününden mi
kalplerimiz habersiz, yoksa din gününün sahibine mi imanımız tam değil?

“Ey iman edenler iman ediniz” ki yeniden kul, yine biz olalım.

Vah ki vah, eyvah ki eyvah, vâ esefâ!

Bize elveda...

-- 

Beyazay İzmir Faaliyetlerimiz

https://www.youtube.com/watch?v=HD58JVgFRRU&t=4s

Arkadaşlar Youtube kanalımıza abone olmanızı ve Çalışmalarımızı İzleyerek
Çevrenizle Paylaşıp Tanıtmanızı rica ederiz.

https://www.youtube.com/channel/UC6e_zHfBdXzVrSu3PmdJiOg/playlists

Salih Arıkan İletişim


Tel: 0506 514 96 93


Skaype: saliharikan2

Face: https://www.facebook.com/saliharikan4


Twitter: www.twitter.com/saliharikan77


İnsragam:  https://www.instagram.com/izmirliengelliler


Bağımsız Hareket kursumuz

https://www.youtube.com/watch?v=BsxdDJMTwLY&list=PLxl9hJG-_
A9y1GarC8cDkGa1Wgy2XwcxT&index=1&t=5s

Blogger

https://saliharikanyazilar.blogspot.com/

Web. www.beyazay.org.tr

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"asr_isaadet" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at https://groups.google.com/group/asr_isaadet.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.

Cevap