Leyla Zana Norveç'te Oslo Freedom Forum tarafından düzenlenen
"İnsanlığın asaleti ve özgürlüğün gücü" başlıklı konferansa katılan
Leyla Zana, cezaevi yıllarını anlattı.

Leyla Zana'nın konuşmasının tam metni:

"Dünyanın dört bir yanından gelerek bu konferansı onurlandıran siz,
değerli katılımcılar, sevgili dostlar, Karanlık dönemlerin ışığı
haline gelmiş değerli şahsiyetler,

Huzurlarınızda İnsan Hakları Vakfı ve Oslo Özgürlük Forumu'nun
birlikte düzenlediği bu konferansta emeği geçen herkesi selamlıyorum.
İsimli isimsiz tüm çalışanlara da ayrıca şükranlarımı sunmak
istiyorum.

Böylesine kapsamlı ve nitelikli bir konferansta, görüşlerime ve
şahsımda halkımın gerçekliğine yer verdiğiniz için çok mutluyum.
Sizlere, öncelikle teşekkür ediyorum.

Kuşkunun karanlık saatlerini ve ruhun yalnızlık günlerini elbette çok
yaşadım. Hem de hangi birini anlatacağıma karar veremeyecek kadar çok
oldu...

Hangisinden başlayabilirim ki? An geldi; yanı başımda mücadele
arkadaşlarım katledildi. An geldi; mezar açmak durumunda kaldık. An
geldi, parçalanmış cesetlerden bir insan bütününü aradık. An geldi;
küçücük çocukların kanı aktı avuçlarıma... Bazen yine o anlık
hissedişler sayesinde kıl payı ölümlerden döndüm.

Ancak acılarıma acımadım. Dayanmak, direnmek ve mücadele etmek. Diğer
tüm seçenekleri, mahkûm ettim. Geriye, sadece hiç tükenmeyecek
umutlarım, insanlığa sevgim, zulme direncim, acıya sabrım ve özgürlüğe
olan inancım kaldı. İşte o zamanlara dair bazı olayları, hücreme
sığmayan umutlarımı sizlere gücüm yettiğince anlatmaya çalışacağım.

Tarih: 26 Temmuz 1988. Yer: Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet
hücreleri...

Kapatıldığım hücre, bir metrekareden daha küçüktü. Minnacık cüssemle,
iki büklüm olmama rağmen sığmıyorum. Penceresi yok. Gece mi? Gündüz
mü? Farkında değilim. Kızgın Temmuz sıcağında sanki bir cehennem!
Soluk almaya çalışıyorum anlaşılmaz bir çabayla. Ancak nafile!
Olmuyor! Yetinmek zorundayım, dikine duran tabut misali hücremdeki
umutlarla... Başka çarem yok!

Bitişik hücrelerden gelen çığlık ve feryatlar, gökyüzünü yırtıyor adeta.

Bir ara, keten pabuçlarımı yastık yaparak, upuzun eteğimle örtündüm
anlamsızca. Ve sonra uyumak istedim; geçmişi ve az sonra başıma
gelecekleri düşledim bir bir.

Çekilmedik ne kalmıştı ki faşizmden, insanlıktan yana? Rejimin adı ne
olursa olsun, kılıktan kılığa girip milyonları yutmamış mıydı
canavarca? İşte bu kez de kolları Kürdistan'da... Türkiye'de...

Anayasal adı; demokratik hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin
ideolojik yapılanmasına da sızmıştı ustaca. Uyur gibi görünse de asla
uyumazdı. On yılda bir görünür ve toplumun özellikle muhalif
unsurlarını, bazen yutar, bazen de bir silindir gibi ezer geçerdi...

12 Eylül 1980 sabahı, bir kez daha göründü.

Henüz on dokuz yaşında ve hamileydim. Kapı çalınır gibi olmuştu ki,
daha açmaya fırsat bulamadan, içeriye doluşan askerlerin soğuk
namlularını ensemde hissettim. Göğsüme dayanan silahtan, kıpırdamaya
dahi imkân bulamamıştım. Bir yandan ağır hakaretlere uğruyor, diğer
yandan da ev didik didik aranıyordu. Türkçe bilmediğim ve okuryazar da
olmadığım için, ne olup bittiğini soramıyordum. Konuşmalarda sürekli
eşimin adı geçiyor ve ben de bundan onun arandığını, anlayabiliyordum
sadece. Evde korkudan öte, öfkeli bir tedirginlik yaşıyordum.
Korunacak, sığınacak ve güvenecek hiç bir yer yoktu. Ama evde de
kalamazdım. Kalmamalıydım. Yapmam gereken tek şey, bir an önce evi
terk etmekti. Kısa sürede Diyarbakır`ı terk ederek köy köy dolaşmaya
başlamıştım. Gittiğim her köy, bir kez de gelişimle panikliyor.
Gizleseler de hissediliyordu. Köyde otantik gelenekler ne ise, ben de
onu yapıyordum. Kırk yıllık tütün emekçisi gibi tütünleri ipe
dizdiğimi ve parmaklarımın, bir yanık misali su topladığını hâlâ
anımsarım. Artık bir kaçaktım. Üstelik nereden, kimden ve neden
kaçtığımı da bilmiyordum.

"Ben Kürdüm. Bu ülkede Kürt halkının varlığı kabul edilmelidir" diyen
ve bunun demokratik mücadelesini veren herkes sistemin nazarında
suçluydu. Ben, bunu bile söyleyemiyordum. Hem dil bilmediğim için
söyleyemezdim hem de ve daha doğrusu, ne olduğumu da bilmiyordum.
Kürtçe konuşan, Kürtçe ağlayan, gülen ve ninniler söyleyen, kendine
ait olmayan bir Kürt... Bir Kadın... Henüz kendi sorumluluğunu dahi
taşıyamayan bir insandım sadece...

Ben kimim? Kürt olmanın hakları ne? Halk, Ulus, Ezen, Ezilen, Faşizm,
Kapitalizm, nedir? Sosyalizm, Komünizm ne demektir? Yanıtsız
sorularımdan sadece bir kaçıydı; ancak buna rağmen, ben de bir suçlu
gibi aranıyor ve aptalca kaçıyordum.

Zaten darbe falan olmasa da demokrasi böyle işliyordu bu ülkede.
Kendine has ve evrensel değerlerden kopuk bir demokrasi

Türkler... Ve Kürtler... Birlikte kurmuş olsalar da devleti, adı,
1923`lerde Türkiye Cumhuriyeti olan devlet de Kürt; özgün kimliği ile
bir Kürt olamazdı. Bu nedenle Kürt kanıyla ama Kürtsüz kurulmuş ve
öyle de gitmeliydi Cumhuriyet. Zaten Kürtler, sadece Türkiye`de de
yaşamıyorlardı.

Irak, Suriye ve İran`a paylaştırılmış ve her coğrafyada benzer
yöntemlerle yok sayılmış, yok edilmeye çalışılmıştı. Öyle ki, İran' da
hâlâ insanlar her özgürlük talebine karşılık kendilerini darağacında
bulabiliyorlar.

Suriye'de ise; Kürtler bırakın Kürt kimliğini Suriye vatandaşlığına
bile sahip değiller. Kürt olmak potansiyel bir suç, Kürtlerin
haklarını savunmak ise, "vatana ihanet"! Çünkü bu vatan, öncelikle
Türklerin ve daha sonra kendini Türk sayanların vatanıydı. Böyle
buyuruyordu devlet, anayasa ve yasalarında. Bu nedenle ben de
"ihanete" aday bir suçluydum.

Pek de yanlış değildi bu yaklaşım. Çünkü bir 12 Eylül kaçışında
başlayan ve vatana "ihanete" gidecek olan uzunca bir yolun, geri
dönüşsüz yolcusuydum artık!.. Hücrem, bu uzun yolda umutlarımı
sığdıramadığım bir ara duraktı benim için.

Düşlerimden aldığım dirençle, sistemi, bir kez daha ve sil baştan
sorgularken, açılan kapı gürültüsüyle irkildim. Belki de uyandım?
Birkaç mislim olan iki polis, önce ellerimi arkadan ve sonra da
gözlerimi sıkıca bağladı. "Yürü, sorguya". Sorgu odasındaydım. Hem
tekme tokat dövüyor hem de soyunmamı istiyorlardı. Direniyor ve
hücrede örtünmemin anlamsızlığını düşünüyordum. Direndikçe aldığım
darbelerle kendimden geçiyordum. Kendime geldiğimde çırılçıplak bir
halde tazyikli su altında ve yara bere içindeydim.

"Konuş, konuş diyoruz sana, yıllardan beri cezaevleri kapılarında,
insanları örgütlüyorsun. Nereye baksak sen varsın. Dün de kadınları
sen örgütledin değil mi? Hangi insandan, haktan, Kürtten
bahsediyorsunuz. Bu ülkede herkes Türk'tür. Bunu kavrayacaksınız.
İçerdekileri de, sizleri de yakmak lazım. Saddam`ı görün, bize
şükredin."

Ne söyleyebilirdim ki? Daha bir kaç ay önce 8 Mart`ta, Saddam
Halepçe`de binlerce Kürdü bir çırpıda ve kimyasalla katletmemiş miydi?
Oysa ben şimdi, 12 Eylül sabahında -ki sadece bir " kadın" olan- ben
değildim. Ne olup bittiğini biliyor, anlıyor ve kavrıyordum. Zihnimi
çelen sorularım, yanıtsız değildi artık. Üstelik Saddam'la, Türkiye`yi
Saddamvari yönetenler arasında, esaslı farkın olmadığını da biliyor,
görüyor ve yaşıyordum.

Bir çuval yük misali hücreme atıldığımda, düşlerim ve umutlarımla
yeniden buluşmanın heyecanı vardı yüreğimde. İçim, içime sığmıyordu.
Söyleyecek itiraf edecek bir suçum yoktu. Ama yine de suçluydum. Çünkü
artık Kürt olduğumu söylüyor, insan hakkının ne olduğunu biliyor,
halkımın, ulusların kendi kaderini tayin haklarını, "izm`lerin" pek
çoğunu biliyordum. Ve en azından düzeni sorguluyordum.

Kendimi tanımaya başladıkça ve tanıdıkça, insanlar arasındaki
eşitsizliğin kaynağına indiğimi gördüm. Ulusal, sınıfsal, cinsel,
dinsel ve yaşama dair bütün eşitsizliklerin; bence sorgulanamayan
gizemini çözmüştüm artık.

Kapı, büyük bir gürültüyle, bir kez daha açıldı. Gelen, yine onlardı.
İğrenç gülüşleri, olacakları anlatıyor ve ne yapacaklarını biliyordum.
Buna rağmen ellerimi ve gözlerimi sıkı sıkı bağladılar. Fiziksel karşı
koyuşlarım, yumruk darbeleriyle kırılıyor, ayaklarım ve ellerimin,
bedenimden koptuğunu sanıyordum.

Çırılçıplaktım. Vücudumun farklı bölgelerine yerleştirilen tellerin,
yüklenecek elektrik akımıyla beni bir an için de olsa, düşlerimden ve
umutlarımdan uzaklaştıracağını biliyordum. Gidip gidip geliyor ve
umutlarıma sıkıca sarılıyordum.

İlginç, tuhaf ve komik sorulara muhataptım.

"Söyle bakalım bu şifre kime gidiyordu.

Şifre dedikleri şey; Diyarbakır Cezaevi'nden gelen nottan başka bir
şey değildi. O notta: "Leyla paltomu yıkadım, astar kumaşa renk verdi.
Kuru temizlemeye götür. Leke çıkarsa bana getirirsin, çıkmazsa
getirmene gerek yok." yazılıydı. Gerçekten yıkanmış ve lekelenmiş bir
paltoydu. Bu masum isteğin bir suç ve "ihanet" belgesine dönüşeceği
nereden bilinebilirdi ki? Ancak Emniyet, bu notta geçen sözcüklerin
şifre olduğunu iddia ediyor ve bende bu yüzden, ha bire işkence
görüyordum.

Aslında alışkındım işkencelere, aşağılanmaya, horlanmaya ve zulüm olan
ne varsa; bana yapılmış veya yapılmamış, hiç önemli değildi. Çünkü
halklara, halkıma ve hatta erkek ya da kadın, siyah veya beyaz, dili,
dini, cinsi, rengi, ırkı ve inançları ne olursa olsun, insanlığa
yapılmış ne varsa kötülük adına, hep kendimi gördüm o acılar da...

Bana yapılanlara öfkelenmek ya da kin duymak yerine değişim ve
dönüşüme daha çok ihtiyaç duydum. Daha büyük bir azim ve kararlılıkla
mücadele çıtamı yükselttim. Ütopik olmayan bu hayallerimin bir gün
gerçekleşeceğine olan inancımı asla yitirmedim.

Yaşadıklarım, elbette hiç yaşanmayan türden işkenceler değildi.
Milyonlarca insan geçmişti bu tezgâhlardan ve hatta daha beterinden.
Üstelik ülkemde yaşanan savaşta; Türk, Kürt, asker veya gerilla, her
gün onlarca insanı yitiriyorduk ve hala yitiriyoruz. Kadınlar dul,
çocuklar öksüz ve en çok da yüreği ateşte kaynayan kazan misali
analar... Aydınlar, yazarlar, gazeteciler, politikacılar yargılanıyor,
tutuklanıyor ve hatta faili devlet olan cinayetler ve sokak
infazlarıyla öldürülüyor.

İnsanların ana dilleriyle eğitim yapmalarının, kültür ve tarihlerini
araştırmalarının, ulusal kimlik farklılıklarını koruyarak
geliştirmelerinin, kendi geleceklerini özgür iradeyle
belirlemelerinin, birlikte yaşarken yönetimde söz ve karar sahibi
olmak istemelerinin, kime, ne zararı olabilirdi ki?

Peki, dünyada yaklaşık 40 milyonluk bir nüfusa rağmen yasal, ulusal
veya uluslar arası hiçbir statüye sahip olmadan yaşayan bir başka halk
var mı?

İşte Kürt halkı da sadece ama sadece onurlu bir yaşam için verdiği
mücadelenin ne yazık ki, yirmi beşinci savaş yılında...

Bütün isteklere, çabalara rağmen, barışa giden yol ve kanallar açılmıyor,

Hücreme sığmayan umutlar, şimdi bir başka zaman ve mekânda...

Tarih:27 Şubat 1998. Yer; Ankara Merkez Kapalı Cezaevi.

İhanete giden uzunca yolda bir başka durak. Bu dönemin hukuksal
statüsü mahkûm, siyasal statüsü tutsaklık idi.;" Bu kez, 15 yıl ağır
hapis cezası almış; hükmen PKK'li ve tescilli bir terörist ! Bir vatan
haini! Eşkıya (!) ya da bölücüyüm! Zaten Kürtler tarih boyunca hep
böyle anıldılar. Kürt halkının demokratik haklarının tanınmasını
istemek,terörizimdir,eşkıyalıktır! Öyle buyuruyor devletin anayasa ve
yasaları... Üzülerek söylemeliyim ki, Kürtlerin her hak arayışında
karşılaştığı bu incitici tanımlamalar, dünyanın resmi söylemi haline
de geldi, gelebiliyor...

Aradan yıllar geçti. Dünyada pek çok şey değişti, soğuk savaş da bitti.

Duvarlar, bloklar yıkıldı. Bir çok halk özgürleşti. sınırlar kalktı.
İnsan hakları, demokrasi, barış gibi kavramlar sorunlu ülkelerin
değil; tüm insanlık âleminin sorunu, ilgisi ve sevdası haline geldi.
Dünya, uygarlık, teknoloji ve yaşamı kolaylaştıran her şey; harikalar
yaratan küçücük ekranlarla evlere, ofislere girdi. İnsanlık, dünyaya
sığmaz, gezegenlerde hayat arar oldu.

Ve bizler; dünyanın dört bir yanından "insan hakları" için bir araya
gelen bir avuç insan... Birbirimizi hiç tanımıyoruz, farklı ülkelerden
yola çıkarak bu platformda buluştuk.

Kimliklerimiz, inançlarımız, zevklerimiz, ve acılarımız farklı;
gülüşümüz, sevincimiz, rengimiz de... Ama hiç farklı düşünmediğimiz,
biricik şey var: binlerce ve hatta milyonlarca yüreği, tek yüreğe
dönüştüren biricik şey; özgürlük, insan hakları ve demokrasi...

Ve hiç tükenmeyecek umutlarımız var: Barışa, özgürlüğe, demokrasiye ve
onları omuzlayacak, gençlere, yarınlara dair...

Sevgili dostlar,

Şimdi hücrelerden alanlara akan bir başka zaman ve mekâna götürmek
istiyorum sizleri;

Tarih: 21 Mart 2009 Yer: Diyarbakır Newroz Alanı

Hücrelerden iniltiyle çıkan feryatlar,milyonların barış çığlığına
dönüşerek meydanlardan taşıyor. Kaçak hayatlardan yasal kimlik
arayışına uzanan parçalanmış ve örselenmiş yaşamlar özledikleri hayatı
Newroz'da arıyor.

Yasaklara rağmen süren toplumsal bilinç patlaması beni
heyecanlandırıyor. Kürt halkının özgürlük talebi hem Türk halkını hem
de bir bütün olarak Türkiye toplumunu pozitif etkileşimle
değiştiriyor. Aynı azim, cesaret ve örgütlülük yasaları da değişime
zorluyor. Çünkü artık Türkiye'de hem toplum yasaları hem de yasalar
toplumu zorluyor. Bu kısır döngüden ancak halklar kazanımla çıkabilir.
Çıkmalıdır...

Değerli katılımcılar,

Beni dinleme nezaketini ve sabrını gösterdiğiniz için hepinize ayrı
ayrı teşekkür ederim. Bilmenizi isterim ki; üzerime kara bulutlar gibi
çöken karanlıkların, bazen bir mum ışığı ve bazen de gün ışığı
parıltısında aydınlandığını görüyorum. Zaten yaşama dair hiçbir
karanlığın, kalıcı olmadığına yürekten inanıyorum. Tıpkı saati
geldiğinde, gecelerin tükenip karanlığı dağıtan güneşin doğuşu gibi...

Bu duygu ve düşünceler ışığında saygılarımı sunuyorum."




-- 
Ömer Özkürt

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
 -  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane 
grubeke ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u 
ramanen xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen 
reshkirine qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji 
teze hin dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Grubumuzdaki yazilarin hukuki sorumlulugu yazarlarina aittir. Kurd kultur 
milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her millete saygili olan bu BAGIMSIZ 
grupta ideolojik propagandalara sicak bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; 
saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara 
oncelik taninir. MODERATORLER: Fatma Zelal, Serger Barî, Xanim Rojda, Mihemed 
Rojbin ANA SAYFAMIZ: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap