FİKRET BAŞKAYA'NIN GÜNLÜĞÜ

*Mariksizm bir ideoloji değil teoridir...*
*Fikret Başkaya'ya sorular*
*Söyleşi: Merdan Özüdoğru*
**
**Kaynak: http://www.kurdistan.nu/dk-yazilar/fikret_baskayaya_sorular.htm


*Hocam ilk sorum şu: 'Devrimi Yeniden Düşünmek' başlığını taşıyan yazınızda,
"... eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına
gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye
bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek
bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist
partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle
ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi"*
*diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? *

Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir.
İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl
teorileştirilmesini, anlaşılabilirliğini engellemek içindir. Teorinin önü
açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji
tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder... Başka
türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle
eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız
filozofu Alain, *"düşünmek hayır demeyi bilmektir"* diyordu. Etimolojik
kökeni Kadim Grekçe *theorien *olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek...
demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye
bir şey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim
anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik
dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli
entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve
yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir 'resmi gerçeğe' itibar etmez. Hiçbir
kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel
mahiyette değil, aynı zamanda etiktir.  Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var,
kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var?
Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru
sorarak başlar. Marx'ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı '*Ekonomi
Politiğin Eleştirisine Katkı' *idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye,
bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx'ı eleştirmek de
dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular.
Sadece durmakla da kalmadılar Marx'ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir
ideolojiye dönüştürdüler. Marks'ın teorisi Stalinizimle birlikte
kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi... Tabu yasaklanarak korunandır...
Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori
ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır... Marx,
yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, '*ben
marksist değilim' *demişti... Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela
Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi?
Galileo'yu, Newton'u eleştirebildiği için... Marx sonrası Marksistlerin
Marx'ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini
yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama
sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin
hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu,
Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.

*Onun için mi yazınızın başlığını 'devrimi yeniden düşünmek' olarak
koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor?
*
Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan
Marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx'la başlaması,
tuhaf bir folklor haline geldi... Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı
bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin
gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : "*Filozoflar bugüne kadar dünyayı
yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir' *der. Buradan Marx
sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: '*anlama işi tamamsa ve
bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine
girişebiliriz...* Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama
bir militanın yaklaşımı budur... Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde
hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser... Bu kafayla dünyayı
değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi
uygulamaktır, önemli olan *eylemdir...* Burjuva kafasıyla yeni ve farklı bir
şey yapacağını sanır.Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz
kadar *eylem *yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.   Bir kere sol saymadığı,
'kendinden saymadığı' hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün,
partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların bir şey yazması,
yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece
okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura
kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala
düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40 yılda sol dışında herkes
düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini
meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca... ama
solun o tarakta bezi yok gibi... Mesela günümüz kapitalizminin ortaya
çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son
derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir
teknoloji eleştirisi, bir reklâm eleştirisi yok... Yeni proleterleşme
biçimine dair söyleyecek sözü yok... Bu alanlar önemli birer ideolojik
hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekrarlayan bir sol bu...
Bu kafayla yeni ve farklı bir şey söylemesi de, yapması da zaten mümkün
değil. Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik,
düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere
bunu kabullenmek zorundayız. Hiç bir şey olmamış gibi davranmanın, kendini
aldatmanın bir manası yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak,
ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden
düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir
eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor... Yeniden düşünmeye
başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır,
düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz... Elbette bu düşünceyle eylem
arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.

*Neden böyle oldu peki? *

Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı,
ideolojiye dönüştürüldüğü için...  Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü
bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün
değildir... O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek
çekiyorsunuzdur... Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, *değişimi
yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip
olduğunuz durumda mümkündür. *

*Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor?
Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi? *

Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx'ın ölümünden
sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir
öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir.
Stalinizmin Marx'la ve Marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi.
Stalinizm her şeyiyle Marksizm'in tam bir inkârıdır. Aslında
eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de Marksizm'in deforme
olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir
resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist
otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade
edersek, Stalinizm Marksizm'in anti-teziydi...

*Eğer öyleyse* *Türkiye'de ve dünya'da neden hâlâ Stalinizm hayranları var?
*

Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm eleştirel-devrimci
bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi
haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde
tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona *inanmaya* devam
etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta
rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası
gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı bir şey. Bütün
sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların
çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de
gerek kalmaz tabii... Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu
değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış
*bilimsel sosyalizm* denilende asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu
olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti
yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından *işçi sınıfının
bilimi*söylemi çok kullanılırdı. Oysa
*işçi sınıfının bilimi* diye bir şey hem mümkün değildir, hem de saçmadır.
Aynı şekilde *proletarya kültürü *[proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu
uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi...

*Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan 'demokratik
merkeziyetçiliğin' bir oxymore olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik
olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir
çelişki yok mu? *

Biliyorsunuz *oxymore *karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana
getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar,
sanatçılar anlatım güzelliği için *oxymore' *a baş vuruyorlar ve orada bir
sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, *Antigone
*adlı oyununda *ermiş cani* diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla *
oxymore'*a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela *temiz savaş, çalışma
barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. * dendiğinde ideolojik amaçlı bir *oxymore
*yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa
olsun *demokratik
merkeziyetçilik *de bir *oxymore'dur. *Zira bir örgütsel işleyiş hem
merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz
merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu
yerde örgütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyrulan,
yetkili-yetkisiz... velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir
işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda
da bir şeyler başarmak mümkün olmaz. O halde *nasıl bir disiplin *sorusu
akla gelecektir. Bu dünya'da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ
mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın?
İnsanların bir şeyi yapması için mutlaka dışardan, *yukarıdan *birilerinin
emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri
ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı
toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki,
*Eskinin *ayakları
sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve
saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da
yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana
saat altıda kalk demiyor... Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin,
fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt
demokratik bir işleyişe sahip değilse, bir şeyleri de başarsa sonuç
başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan
bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1.
Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt
modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir...
Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür.
Mesela Paris Komünü, 1917'de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt
modeli hakkında fikir verebilir. Yegâne evrensel örgüt modeli 'demokratik
merkeziyetçiliktir' demek size mantıklı geliyor mu?  Eğer siz demokratik
merkeziyetçiliğin sonucundan şikâyet ediyorsanız, o zaman farklı bir
örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz... Eğer bir
soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de
sahipsiniz demektir.

*Daha önceki bir yazınızda soldaki 'aşırı parçalanmışlıkla ilgili
olarak: "Türkiye'de
sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, 'haklı' ideolojik gerekçelere
dayanmaktan çok, patolojik nedenlerle açıklanabilir' diyorsunuz. Gerçekten
bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu
parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet
ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi? *

Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister
legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri
arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika
yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak
siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz.
Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının
koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu,
sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil
manzarasına bak anlarsın... Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim
de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da
politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve
orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de
açıkta siyaset yapmak durumunda... Üstelik daha önce de defaaten söylediğim,
yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini
iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların *nasıl bir düzen
kurulacak *sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri
anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu... Halka bilinç
götüreceğini sanıyor... Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de
diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla
durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa,
sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların
birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle bir
şey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni bir şey yapamamakla, politik
mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum
mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira
gerçekten patolojik bir durum bu...

*Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz? Gerçekten
yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye'deki
sol buna hazır mı? Böyle bir şeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu,
daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle  'yeniden düşünmeye'
'cesaret' edebileceğini bekliyor musunuz?*

Eğer 'yeniden düşünmeye' cesaret edilmezse, bu sol diye bir şeyin olmadığı
anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların
kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, 'durumdan
memnun oldukları' anlamına gelir ki, böyle bir şey saçmadır. Aklı başında
biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu
lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni
bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum -aslında bunu söylemek yeni ve
orijinal bir şey söylemek de değil- . Bugünkü yenilgi tablosu ilelebet devem
edecek diye bir şey yok. Saldırı/karşı saldırı diyalektiği işin doğası
gereğidir... İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın
bir 'anlamı' olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için
insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye
ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan
koymuşlar... Defteri çoktan kapatmışlar... Başkalarının gündeminin peşinden
gitmeyi politika yapmak sanıyorlar... Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi
bir başarı olarak görüyorlar... Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap
arama cesaretini ortaya koyanlar var... Önemli olan onların sayısını
artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır... Bu
aşamada Spinoza'nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz
Spinoza: *"Gözlüğünü parlat' *diyordu...

*Teşekkür ederim...*
Ben de...

-- 
-  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane grubeke 
ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u ramanen 
xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen reshkirine 
qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji teze hin 
dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Diwanxane; en genis katilimli, ozgur Kurd mail grubu. Her yazinin hukuki 
sorumlulugu yazarina aittir. Kurd milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her 
millete saygili olan bu BAGIMSIZ grupta ideolojik kaba propagandalara sicak 
bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz 
mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara oncelik taninir. MODERATORLER: Serger 
Barî, Xanim Rojda, Mihemed Rojbin ANA SAYFAMIZ: 
http://groups.google.com.tr/group/diwanxane

Cevap