Gururla Bakıyorum Kürdistan'a
Kurban bayramını geçirmek üzere Kürdistan'ın Güneyine ailece bir
seyahate çıktık.

Seyahat öncesi hazırlıklarımızı yaparken içten içe bir sevinç dalgası
yüreğimizi kaplıyor, sevincimizi herkesten hatta bir birimizden
saklama gereği duyuyorduk. Diyarbakır'a kadar uçakla gittik. Sonrasına
ise taksi dolmuşla devam ettik. Sınıra yaklaştıkça heyecanımız her
kilometre de daha da artıyordu. Neyle karşılaşacağımızın bilinmezliği
tedirginliğimizi artırıyordu. İlk kez gitmenin ve özgür topraklara
kavuşmanın heyecanı sınırda zirve yapıyordu. Sevgiliye kavuşur gibi
heyecan tüm benliğimizi sarıyordu ve dudaklarımız kuruyordu.

Ben, sigara üstüne sigara içiyordum. Ve işte ilk özgür topraklarda
dalgalanan Kürdistan bayrağını görüyordum karanlık gecede!

Sınır kapısında işlemleri taksi şoförü yaptı . Soruyorum "keki özgür
topraklar nerden başlıyor" diye. Köprünün üstündeki kırmızı beyaza
boyanmış yerin bitiminde mavi ile boyanmış demir korkulukları
gösteriyor. Aramızda 100 metreden az bir yol vardı ama işlemler uzun
sürdü. Türk tarafı nda akşam molası vermiş bekliyorduk. Her an bir
aksilik olur diye de canımız sıkılmıyor değildi. Ama hiçbir aksilik
çıkmadı. Taksiyle yavaş yavaş metreleri arakamızda bırakırken
önümüzdeki metrelere bakıyorduk ve arakada metreler çoğaldıkça
önümüzdeki metreler azalıyordu. Tanrım bu ne güzel bir duygu!

İşte kırmızı beyaza boyanmış demir korkuluklar bitti ve mavi
korkuluklar başladı. Artık özgür Kürdistan'daydık ve bizi karşılayan
ilk Kürd Peşmergesi... İlk güler yüzlü Kürd polisi. Yoksa asık
suratlıydılar da mı bana güler yüzlümü geliyorlardı? Bunun ayırdına
varamadım ilk etapta. Bu anı benim gibi Kürdistan topraklarına adım
atmamış bir arkadaşımla paylaşmak istiyorum. Telefonla arayıp sınırı
geçtiğimi söylüyorum. Sesim titrek, buğulu ama mutluydum. İlk damgalar
vuruldu pasaportlarımıza işte benim için kopma anı. Ve bunu kardeşim
Azad'la paylaşmak istiyordum. "Ben hayalimi gerçekleştiriyorum" diye
haykırmak istiyordum. Azad'ı aradım, "özgür Kürdistan' dayım, keşke
sen de şu an bu topraklarda olsaydın" diyorum. "Bu anı yaşamanı
istiyorum" diyorum. Aklımdan ağabeyim Nevzat'ın ve babamın çok
istemelerine rağmen bu anı yaşayamadıkları geçiyordu ve telefonda
Azad'la konuşurken artık bir çocuk gibi ağlıyordum, utanmıyordum
ağlamaktan. Telefonun diğer ucunda Azad anlıyordu beni. Neler söylemek
istediğimi anlıyordu.

İşlemlerimiz bittikten sonra şoförümüz bizi park yerine götürdü ve
orada oğlum karşıladı bizi. Oğlumu görme sevinci ve özgür toprakları
görme sevinci duygularımda tavan yapıyordu. Oğlumla Dohok' a doğru
yola çıktık, ilk molamızı yıllardır görmediğim bir akrabamın evinde
verdik. Yıllar sonra kavuşmanın, görüşmenin tadını çıkartıyorduk.
Akrabam, eski bir gerilla; tıpkı eşi gibi. Güzel de bir kız çocukları
var. Sade döşenmiş evinin salonunda babamın büyük boy bir resmi
ilişiyordu birden gözüme. Babamın resmi altında sohbete dalmıştık.

Sohbet sırasında onunla bir ara röportaj yapmak istediğimi söyledim.
Yanıtı çok açıktı "dil doğru söyler kalem doğru yazar, ben seninle
röportaj yaparım ama sonucu senin için ağır olur." Beka'dan, Apo'dan
dağdaki gerilladan konuşup sohbetimize devam ediyoruz. Zaman zaman eşi
sohbete katlıyordu, ben ise o anda ne çok acı çekmişler diye
düşünüyordum. Nasıl da tüm düşüncelerini yıkmışlardı. Özgür bir toprak
parçası için dağa çıkıp, nasıl da hiçbir şey istememeye kadar
getirilmişlerdi. Bedeli ne olursa olsun, umarım bu iki Kürd gerillası
ile söyleşimi kısa sürede yaparım diye geçiriyordum aklımdan.

Aklıma Maksim Gorki geliyor... Gorki, zalim çardan korkmazdı ama
Stalin'den korkardı. Neden? Peki ya biz? Biz; hiçbir zalimden, ölümden
korkmadan cezaevi süreçlerinden, işkencelerden geçtik. Korkmadan
bağımsız Kürdistan için mücadele ederken, neden PKK'den çekiniriz?
Neden onlardan korkarız. Bize hain derler diye mi yoksa başka bir şey
mi var? Yılların mücadelesinin sonucunun bir çırpıda hain damgası
yemek olmasından korktuğumuz için mi PKK'den korkarız? Bu soruya
elbette ki uzun yanıtlar verilebilir. Ama bu, bir başka yazının
konusu...

Sohbetin tadına doyamamışken, istemeyerek, bu iki gerillanın evinden
ayrılıp Erbil'e doğru yola çıktık. Oğlum bir şeyler anlatıyordu, ben
ise gecenin karanlığını yırtarcasına özgür topraklara bakmaya
çalışıyordum. Özgür toprakların kokusunu içime çekmek istiyordum
doyuncaya kadar. Düşünüyordum, bu kadar acının bedeli bu işte diye.
İyi ki bu kadar acı çekmişiz. Bu kadar bedel ödemişiz. Hiç de boşuna
değilmiş meğer. Verilen bedelin karşılığı ödül olmalıydı elbet. Ödülün
adı da bağımsız Kürdistan olmalı. İşte en güzel karşılık; Özgürlük!

Karanlıkta Kürd peşmergeler kimlik kontrolü yapıyorlardı. Her kontrol
noktasında gerek peşmergeler gerekse oğlum birbirlerinin hatırlarını
soruyordu, hepsinin yüzleri güleç, insanı rahatsız edecek en ufak bir
tavırları yoktu. Gözümün önüne gezdiğim Avrupa ülkeleri geliyordu o
an. En medeni ülkelerde bile insanlar birbirlerine sadece kuru bir
"günaydın" der. Ama Kürdler sadece günaydın demiyorlar. Birbirlerinin
sağlıklarını keyiflerini de soruyorlar. En az 5 cümlelik bir konuşma
geçer aralarında. Peşmergeler sohbetle birlikte kimlikleri istiyor,
sonra nereden gelip, nereye gidileceğini soruyordu. Bu kez aklıma
Türkiye geliyordu. Türkiye'de bir polise, askere günaydın dersen
askerin veya polisin düşüncesi şu olur: "Acaba bu yalaka herif benden
ne isteyecek" veya "Alllah Allah bu durup dururken neden bana günaydın
dedi"

Özgür topraklarda kaldığım sürece her arama noktasına aynı içtenliği,
samimiyeti gördüm. Bu böylesi bir gelenek almış. Gerek Berzani
bölgesinde, gerekse Talabani bölgesinde de aynı. Buradaki polislerin
kimlik istemesi bile emin olun insanı rahatsız etmiyordu.

Erbil'de ilk gecemizi oğlumun evinde geçiriyorduk. Ama uyku
tutmuyordu. Yatakta kıvranıp duruyorduk. Sabahın ilk ışıkları ile
kendimi sokağa attım. Her yerde gözüm Kürdistan bayrağını arıyordu.
Çok geçmeden gördüm. Nerdeyse her yerde var. O kadar gururla
dalgalanıyor ki, göğsüm kabarıyor...

Az sonra eşim de uyanınca beraber sokakları dolaşmaya çıktık. Bir
Süryani'nin evinde bulduk kendimizi. Sıcak, içten davranışlarına
karşılık bizim şaşkın bakışlarımız altında sohbetimiz devam ediyordu.

Kısa bir sürede her şeyi görmek, tatmak arzusu içindeydik. Aynı gün
yıllar önce ayrıldığım ve görüşemediğim bir dostumu aramayı düşündüm
ama içimde bir tedirginlik vardı; ya o değişmişse, ya "işim var
görüşemem" derse? Tüm bu tedirginliğime rağmen aradım. Ona bir çayını
içmek istediğimi söyledim. Sesim titrek, yüreğim ürkek şekilde
konuşuyordum. 31 yıl önceki sesi hatırlamaya çalışıyordum, 31 yıl
önceki sesin sıcaklığını arıyorum. 31 yıl önce beraber Tatvan'dan
Van'a giderken bana söylediği cümle aklıma geliyordu o esnada. Dağlara
bakmış bana şöyle demişti "Ferhat bir gün bizim Peşmergelerimiz bu
dağlarda dolaşacak." İşte o inançlı, kararlı dostumu aramıştım. Ürkek
ve titrek sesle... Çok zaman geçmiş, çok şeyler değişmişti. Bizler
çocuktuk, hayallerimiz kocamandı. İşte o hallerimizin dostunu
arıyordum titrek sesimle. Ben değişmemiştim ama peki ya o değişmişse?

Ortak dostlarımız övgüyle söz ediyorlardı ondan. Ki bu daha da beni
tedirgin ediyordu.

Çay içme teklifimizi kabul edince ertesi gün için randevulaştık.
Kürdistan'ın bir başka önemli şehrinde Kral Berzenci' nin başkenti
Süleymaniye'de buluşmak üzere randevulaştık. O gecemizi Erbil'de
geçirdik ve sabah erkenden oğlumun kullandığı araba ile Süleymaniye'ye
Hatice ablaya, yani herkesin Xeci dediği Hatice Yaşar'la buluşmaya
gittik. Yollarda Kürdistan'ın tüm fotoğrafını beynime kazıyordum.
Oğlum biz iyi bir rehber olmuş ve aynı zamanda iyi bir tercüman.
Soraniceyi biliyor olması işimizi bir hayli kolaylaştırmıştı.

Süleymaniye'nin girişinde kocaman bir duvarda Kürd şahsiyetlerinin
resimleri ve Mahabad cumhuriyetinin kurulduğu anda çekilen fotoğrafın
büyük resmi duvara çizildiğini gördüm. Gururla baktım o resme. O
resimde olmayışımın kıskançlığı benliğimi sarıyordu. Qadi Muhammed,
büyük insan Mela Mustafa Berzani ve diğerleri... Önünde bir resim
çekip o resme girmek istiyordum.

Ben resmin büyüsüne kapılmışken Xeci aradı, Aşti oteline gitmemizi
istiyordu. Orada ilk randevumuz gerçekleşecekti. Kafamda Hatice ablayı
görür, bir çay içer döneriz diye bir plan vardı. Birazdan iki kişinin
bize doğru geldiğini gördüm. "Xeci sizi almamızı söyledi" dediler.
Bizi, eskiden Saddam'ın emniyet müdürlüğü binası olan şimdi ise müze
olarak, yani zulmün abidesi olarak saklanan binaya götürüyorlardı.
Zulme tanıklık etsin diye müze haline getirmişler.

Bu müzede dolaşabilmek için çok sağlam bir kalbe ihtiyaç vardı. Benim
böyle bir kalbim olmadığı için müzenin tümünü göremedim. Kürdler dört
sömürgeci devletin en zalimane işkencelerine, soykırımlarına maruz
kalmış, dünya Kürdleri kobay olarak kullanmıştı. Gerek işkence,
gerekse soykırım konusunda hep kobay olarak kullanıldık. Yani
soykırımın mimarı Hitler bile bu kadar zulmü yapabilmiş değildi. Zaten
Hitler'in beyni bu kadar zülüm yapmaya yetmezdi Araplardan,
Farslardan, Türklerden ders alması gerekirdi.

Yavaş yavaş Xeci ile buluşma saati geliyordu artık. Rehberlerimiz bizi
Kurd Sat Tv'ye götürdüler. Burada Hatice ile buluşacaktık. Ben heyecan
içerisinde, merakla bekliyordum ki Hatice'nin sesi koridorlarda
yankılanmaya başladı.

Hatice bulunduğumuz odaya girdiğinde birbirimize sarılırken sesim
boğuklaştı, gözlerim nemlenmeye, dudaklarım kurumaya, başladı. Xeci'ye
sarılmış bırakmak istemiyordum. Hatice yerine oturduğunda zorlukla
"nasılsın" diyebildim. Hatice'nin "Ferhat hele biraz dur, kendime
geleyim" demesi üzerine sessizlik oluşuyordu. Çocuklarım, eşim, herkes
suskun... Çocuklarıma dönüyorum "işte size bırakabileceğim miras bu;
iyi dostlar ve özgür bir Kürdistan." Mal mülkten çok daha önemli olan
dostlar ve özgür bir toprak parçası bırakmak değil midir?

Eşimin dediği gibi "Hatice ile son 3o yılımızı birkaç saate
sığdırma"ya çalışıyorduk. Her şeyi yaşamak, her şeyi görmek gibi bir
aceleciliğin içindeydik ve bunu gerçekten özgür topraklarda başardık.
Koskoca bir ömrü birkaç güne sığdırdık.

Özgür topraklardaki hiçbir Kürd, sömürgeciler tarafından suni yapay
sınırı görmüyor. Aksine bir gün bağımsız birleşik bir Kürdistan'ın
kurulacağına inanıyorlar. Sadece Türklerin sömürgeciliğinin altında
olan kuzeyli Kürdlerin buna inancı olmadığını gözlemliyorum. Güneyde
sıradan bir Kürd bile büyük Kürdistan'a ulaşılacağını biliyor.

Çok ilginçtir dünyanın her yerindeki Kürdler ortak ülküye sahiptirler.
Ancak Türkiye Kürdleri bu konuda ayrı düşünürler. Her Kürd örgütünün
bayrağı Çarçıra'da çekilene bayraktır. Ama kuzeyli Kürdlerin bayrağı
farklıdır. Her parçadaki Kürd askerlerinin adı Peşmergedir ancak
kuzeyli Kürdlerin askerlerinin adı gerilladır. Her parçadaki Kürdlerin
ortak dili Kürdçe ve lehçeleridir ancak kuzeyli Kürdlerin dili
Türkçedir. Her parça Kürdistan'ın sınırları tüm Kürdistan'ı kapsar
sadece kuzeyli Kürdlerin sınırı misakı mili sınırlarıdır. Bunlar
çoğaltılabilir.

Güneyde bir ülke yeniden inşa ediliyor. Hem de çok hızlı bir şekilde.
Öylesine hızlı ki, bir ayda değişimler göze çarpıyor. Yarım asırdan
fazla süren savaşta ülkelerinin yıkıldığını gören Kürdler "savaşın
izlerini ne kadar çabuk silersek o kadar iyidir" deyip kolları
sıvamışlar ve yeniden inşa ediyorlar ülkelerini. Dünyanın en hızlı
büyüyen devleti durumunda Kürdistan'ın güneyi. İsrailliler çölde bir
devlet inşa ettiler, Kürdler yıllarca bombalanan ülkelerini, taş taş
üstünde bırakılmamış ülkelerini inşa ediyorlar. Hem de her santimetre
karesini ilmek ilmek örüyorlar. Her ağacı bir ormanmış gibi emekle
büyütüyorlar.

Böyle güzel duygularla özgür topraklardan esir toprağa geçiş
yapıyorduk tatilin sonunda. Diyarbakır hava alanında uçağa binerken
bile hala dudaklarımızda bir tebessüm, yüzümüzde bir mutluluk vardı.
Bindiğimiz uçak yolcularını almış hareket için hazırlanırken, yanmaya
başlıyor ve bizi bu olay bile mutsuz etmiyordu. Tıpkı esrar içen Hasan
Bin Sabahın fedaileri gibiydik. Ölüme mutlu ve erinç bir yüzle
gidebiliyorduk. Çok sonraları uçağın yanmasını ve ölümden kıl payı
kurtulduğumuzu idrak edebiliyorduk.

Bu kadar güzel şey anlatırken hiç mi kötü şeyler yoktu güneyde. Vardır
elbette ki ama ben kötü şeyleri görmedim Belki görmek istemedim. Ancak
Arap harflerinin yanına Latin harfleri ile de Kürdçe yazılırsa sanırım
Kürdler arası entegrasyon açısından iyi olacaktır. Bunu en azından yol
bilgi tabelalarından başlasalar iyi olacak.

Şimdi düşünüyorum da Kürdistan'ın bağımsızlığını değil de başka şey
isteyenlerin Kürdistan' i duygularından yoksunluklarını, ve inanın
tarih bir gün Kürdlerin ve Kürdistan coğrafyasında yaşayan halkların
özgürlüğünü, toprak temelinde özgürlüğünü mücadelesini vermeyenlerden
hesap soracak. O koca koca laflar eden koca koca Aydınlarımızı tarihin
çöp tenekesine atacaktır.

20/12/2009

N. Ferhat Sağnıç
[email protected]
-- 
-  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane grubeke 
ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u ramanen 
xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen reshkirine 
qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji teze hin 
dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Diwanxane; en genis katilimli, ozgur Kurd mail grubu. Her yazinin hukuki 
sorumlulugu yazarina aittir. Kurd milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her 
millete saygili olan bu BAGIMSIZ grupta ideolojik kaba propagandalara sicak 
bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz 
mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara oncelik taninir. MODERATORLER: Serger 
Barî, Xanim Rojda, Mihemed Rojbin ANA SAYFAMIZ: 
http://groups.google.com.tr/group/diwanxane

Cevap