"Şu anda büyük bir televizyon kanalında çalısmakta olan bir gazeteci
arkadaşım anlatmıştı. 1980'lerin ortalarında, yine irtica kampanyalarının
hızlı sürdüğü bir zamanda, çalıştığı gazetenin Genel Yayın Yönetmeni, tetkik
etmek ve kullanılmaya değer bulup bulamadığını öğrenmek için ona bir dosya
vermişti. Dosya 'Türkiye'de yükselmekte olan irtica tehlikesi'yle ilgili
hazırlanmıştı; ama ihtiva ettiği bilgilerin hiçbiri doğru değildi. Yine
isimler, cemaatler birbirlerine karıştırılmış, olmayan niyetler vukubulmuş
gibi takdim edilmiş vs."

"Dosyaya bakılırsa, Müslümanlar, mevcut rejimi yıkmak üzere son
hazırlıklarını tamamlamak üzereler, eğer birtakım güçler gerekli tedbirleri
alamıyacak olursa, pek yakın bir gelecekte ülke elden gidecekmiş. Az cok
İslam'dan ve İslami cemaatlerin iç yapısından anlayan bu arkadaş, dosyayı
alıp Genel Yayın Yönetmeni'ne çıkmış ve dosyadaki bilgilerin hiç birinin
doğru olmadığını söylemişti. O zamanlar Müslümanlar'a karsı daha saygılı
davranmayı düşünen Yayın Yönetmeni de dosyayı bir kenara bırakmıştı."

"Arkadasın anlattığına göre aradan aylar geçtikten sonra, bir gün İzmir Efes
Oteli'nde bir toplantıya katılmış. Toplantıda şimdi müteveffa (vefat etmiş)
olan bir işadamı da vardı; sanıyorum okuyucularımız bu büyük işadamının kim
olduğunu tahmin etmekte zorlanmamışlardır. Tanışıyor olmalarına rağmen bu
işadamı gazeteci arkadaşımıza o gün her nedense iltifat etmemişti".

"Arkadaşımız anlatıyor: 'Bana  kırgın olduğunu anlayınca yanına yanaştım ve
'-Efendim, hayırdır inşaallah, bugün bize hiç iltifat etmiyorsunuz' dedim. O
da hiç saklama gereği duymadan '-Gazeteye gönderdiğim dosyayı niçin
kullanılmaya değer bulmadın?' diye serzenişte bulundu. Ben hayret içinde
kaldım. Olayın arkasını takip etmeye karar verdim ve İzmir'den Ankara'ya
geçtim. Üc dört gün süren bir araştırmadan sonra olayı DPT'de çözdüm. Meğer
ki, Türkiye'nin bu büyük işadamı o günlerde yüklü bir kredi peşindeymiş, ama
rahmetli Turgut Özal buna karşı çıkıyormuş; bunun üzerine yeni bir irtica
dosyası hazırlatıp gazeteye göndermiş. Ha, şunu söyleyeyim, aynı dosya bir
başka büyük gazetede dört gün kullanıldı."

Yukarıdaki uzun pasaj, Ali Bulaç'ın 24 Ekim 1996 tarihli Yeni Şafak'ta çıkan
yazısından alındı. Bir alıntı daha yapalım:

"28 Şubat, yolsuzlukların, banka hortumlamaların zirveye ulaştığı dönem
oldu. O dönemde, Türkiye'nin en büyük holdinglerinden birinin başkanı
Erbakan'a geliyor. 'Biz, devlete borç vermek zorundayız' diyor. Erbakan da,
'Sen bir holdingi idare ediyorsun, ben de devleti. Borç paraya ihtiyacım
olursa en düşük faizle almaya çalışırım' diyor. İşadamı giderken Erbakan'ı
tehdit ediyor. 'Bu politikanla biz batarız, ama sen de batarsın' diyor.
Ondan sonra düğmelere basılıyor."

"28 Şubat'ta dini duyarlılığı olanlarla laikliğe vurgu yapanlar arasında,
yaşam tarzıyla ilgili bir kavga yok muydu diyeceksiniz. Vardı ama
söylediklerim de vardı. Bunlar ileride yazılacak. 'Biz batarız ama siz de
batarsınız' diyenler, 28 Şubatçılarla ortak çalıştı. Mesut Yılmaz'ın ilk işi
havuz sistemini kaldırmak oldu. İrticayla havuz sisteminin ne ilgisi vardı
ki? Havuz sistemi devletin borçlanma ihtiyacıyla ilgiliydi. Mesela devletin
birçok kurumu para işletiyor. THY'nin parası var diyelim. Gidip parasını bir
özel bankaya yüzde 70'le yatırıyor. Aynı gün Devlet Demiryolları'nın paraya
ihtiyacı var. Geliyor, o özel bankadan yüzde 200'le borçlanıyor. Biz bunun
üzerine bir havuz oluşturduk. Devlet kendi parasını kendi kurumlarına verdi
ve borçlanma ihtiyacı, faiz ödemeleri azaldı. Bu, rakamlarla ortadadır."

Bu ifadeler, Neşe Düzel'e konuşan Mehmet Bekaroğlu'na ait (Radikal, 5 Mayis
2003; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=74147). Son bir alinti
daha:

"Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna, 28 Şubat sürecinde Necmettin Erbakan
başkanlığındaki hükümetin yıkılmasında ilk kıvılcımı çakan kişiydi.
Aktuna'nın 26 Nisan 1997 günü, Sanayi Bakanı Yalım Erez'le birlikte istifa
etmesi, medya ve asker baskısı altında bulunan Doğru Yol Partisi'ndeki
çözülmeyi başlattı. DYP'de ardı ardına yaşanan istifalar, Refahyol
sonrasında Mesut Yılmaz başkanlığında kurulan ANASOL-D hükümetine de zemin
hazırladı. Çünkü DYP'den ayrılanlar, Hüsamettin Cindoruk başkanlığında,
'Demokrat Türkiye Partisi'ni kurdular ve bu parti hükümetin üçüncü ortağı
oldu."

"28 Şubat sürecinde Yıldırım Aktuna'nın rolünü özel kılan sebeplerden biri,
Aktuna'nın Refahyol'un yıkılışı öncesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral
İsmail Hakkı Karadayı ile çok yakın temas halinde olmasıydı. Karadayı ile
Genelkurmay karargahında defalarca görüşen Aktuna, bu görüşmelerini Başbakan
Yardımcısı DYP lideri Tansu Çiller'e; Çiller'in mesajlarını da Karadayı'ya
aktarmaktaydı."

"Faruk Mercan: Ayrılmasaydınız ne olurdu?
Yıldırım Aktuna: Ayrılmasaydık rejim tehlikeye girebilirdi.
Faruk Mercan: Darbe mi olacaktı?"

"Yıldırım Aktuna: Darbe şeklinde mi olur, nasıl olur onu bilemiyorum. Ama
rejim tehlike altındaydı. Medya da bunu körüklüyordu. Aşırı derecede.
Sonradan biliyorsunuz ANASOL-D hükümeti kuruldu. ANAVATAN, DSP ve DYP'den
ayrılanların kurduğu DTP. Ben DTP'ye önce katılmadım, sonradan katıldım. 28
Şubat sürecinde askerin Millî Güvenlik Kurulu'na getirdiği 15-16 maddelik
bir 'irticanın önlenmesi paketi' vardı. Erbakan ve Çiller'in imzaladığı o
maddeleri söylüyorum. Şimdi Refahyol düştü, yerine bu hükümet geldi. Ne
beklersiniz? Bu hükümet bu 15-16 maddeyi hemen uygulamaya başlasın. öyle
değil mi, onun için gelmiş çünkü. Hayır, uygulanmadı. Yapılmadı hiçbir şey,
her şey savsaklandı."

"Sonra bir sürü yolsuzluk iddiaları da o döneme ait (ANASOL-D hükümeti
dönemi). Ben de o zaman şöyle düşündüm. Demek ki burada irticanın ve
şeriatın önlenmesi gibi öne sürülen iddialar aslında gerçek iddialar
değildi. öyle olsaydı 15 maddeyi hemen bu hükümetin uygulamaya sokması
gerekirdi. Demek ki bu medyanın körüklemesiydi. Medya işi pompaladı,
bombardımana tâbi tuttu, Refahyol hükümeti bozulsun diye. Demek ki sadece
bir iktidar değişikliği istendi. Bu iktidar değişikliği niçin istendi?
Herkes kendi kafasına göre hayal etsin, düşünsün."

"Faruk Mercan: İş âleminden de ayrılın talepleri oluyor muydu?
Yıldırım Aktuna: İş âleminden ziyade basından geliyordu. İstifa edin, istifa
edin, istifa edin...
Faruk Mercan: Arayıp mı söylüyorlardı?
Yıldırım Aktuna: Arayıp da söyleyenler vardı, gazetesinde, köşesinde
yazanlar vardı.
Faruk Mercan: Karadayı Paşa ile daha sonra bu konuyu konuştunuz mu?"

"Yıldırım Aktuna: Konuştum. Hatta şöyle söyledim. Dedim ki valla bakın
galiba bizi kandırdılar. Medyanın pompalamasıyla, arkasında kim vardı onu
bilmiyorum. Medya bizi zorluyordu koalisyonun bozulması için. Asker de
zorluyordu. Toplantılar yapıyordu. Hâkimleri çağırıyordu, brifingler
veriyordu. Karadayı Paşa'ya dedim ki sizi ve bizi acaba gaza mı getirdiler,
kandırdılar mı? çünkü haklı yere soruyorum. çünkü hükümet değiştiği zaman
yeni gelen hükümetin ilk işi, o maddeleri uygulamak olmalıydı. Bunların
hiçbiri yapılmadı. O zaman sırf iktidara gelmek için oldu bütün bunlar demek
ki. Bu hükümetin İktidara gelmesini isteyen birtakım çevreler var. Demek ki
birtakım çevreler Refahyol'dan istediklerini bulamadı. Neyse istedikleri,
bulamadılar. Beklentilerini karşılamadı o hükümet."

Yukaridaki son alinti da Aksiyon Dergisi'nde cikan "Aktuna: 'Bizi de, askeri
de kandırdılar'" baslikli roportajdan alindi (Sayi 582, 30 Ocak 2006;
http://www.aksiyon.biz/detay.php?id=23281).

Alıntıların sebebini sanıyorum anladınız. Bugün 28 Şubat 2010. 1997'deki
ilkel post modern darbenin üzerinden tam 13 yıl geçti. Yukarıdaki
alıntılardan da anlaşıldığı gibi, cuntacı askerler bu sürecin arkasındaki
güç olarak görünseler de, onlar aslında sürecin beleş/ucuz/kiralık
tetikçileriydiler. Kandırılmaya ve kendilerine emanet edilen gücü suistimal
etmeye olan yatkınlıkları onları kullanılmaya musait potansiyel tetikçi
yapıyor. Cuntacıları sahaya sürüp tepe tepe kullanan, işleri bittikten sonra
da kirli birer mendil gibi bir kenara atan, 28 Şubat Süreci'nin arkasındaki
gerçek güç olan Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) idi. TÜSİAD,
dunyada faaliyet gösteren Uluslararası Şirketokrasi Sistemi'nin
(Corporatocracy veya corpocracy) Turkiye'deki temsilcisidir, yani Ulusal
Şirketokrasi'yi temsil eder.

Şirketokrasinin hüküm sürdüğü ülkelerde, halk tarafından seçilen
siyasetciler iktidarda görünseler de, ülke yönetimi aslında dev sirketlerin
kontrolündedir. Halkın ihtiyaçları değil, şirketlerin çıkarları ön
plandadır. Kontrolündeki etkili araçları, özellikle de manipülatif, santaj
ve tehdit icerikli yayınlarla gündemi rahatlıkla kontrol edebilen, kamuoyunu
istediği gibi yönlentirmekte mahir olan medyayı kullanarak sistemin
devamlılığını sağlar.

Şirketokrasi'nin birinci hedefi, üyeleri olan zenginleri daha çok zengin
etmektir. Kendilerinden başka hiçkimse onların umurunda değildir. Çıkarları
uğruna ülkeyi/ülkeleri kan gölüne çevirmekten çekinmezler. Kontröllerinde
sadece medya gibi legal güçler değil, illegal terör örgütleri de vardır.
Masum insanların hayatını zehir eden terör örgütlerinin, Şirketokrasiye
zerre kadar dahi olsun zarar vermedikleri, aksine eylemleriyle
Şirketokrasiyi daha da güçlendirdikleri gerçeği unutulmamalıdır.

Kontrollerindeki terör örgütlerine 11 Eylül gibi büyük eylemleri
yaptırırlar. Kendi eseri olan eylemleri bahane ederek gözlerine
kestirdikleri ülkeleri işgal ettirirler. Medyaya "Diktatörlükleri
demokratikleştiriyoruz" veya "terörle mücadele ediyoruz" propagandası
yaptırırlar, oysa tek amaçları ülkelerin zenginliklerini ele geçirip
üyelerini biraz daha zengin etmektir. Medyanın dezenformasyonuyla
uyuşturulan insanlar çıkıp 11 Eylül'ün aslını soramıyor, bu işin magaralarda
saklanan birkaç şarlatanın işi olmadığını, devlet içi destek olmadan bu
seviyede büyük bir eylemin mümkün olamayacağını sorgulayamıyorlar.

Devlet gücünü kullanarak yabancı ülkelerin kaynaklarını ele geçirmelerine
direnen Bill Clinton'a Monica Lewinski'yi musallat eden Uluslararası
Şirketokrasi idi. Lewinski Skandalı için 60 milyon dolardan fazla para
harcanıp medya tarafından yıllarca gündemde tutulurken, 3000 kiseden fazla
Amerikalı'nın ölümüne, Irak ve Afganistan'ın işgali/imhası ve oradaki
milyonlarca masum insanın hayatına mal olan 11 Eylül Saldırısı için ise
sadece 14 milyon harcandı, olayın üstü alel acele kapatıldı.

ABD'deki güçlü medya hala da Şirketokrasinin güdümünde olduğu icin 11 Eylül
gibi nice kanlı ve kirli planların ortaya çıkartılması şimdilik mümkün
görünmüyor ama gerçeklerin mutlaka ortaya çıkma adetleri vardır. Bu da,
Türkiye'de olduğu gibi ABD'de de muhalif medyanın güçlenmesiyle mümkün
olabilir. Bugün Türkiye'de "1000 yıl sürecek" denilen 28 Şubat süreci
yargılanıyor ve o süreçte kullanılan Çetin Doğan gibi apoletli tetikçiler
hapsediliyorsa, bunda Taraf gibi muhalif medyanın katkısı çok büyüktür. 11
Eylül'ün arkasındaki kirli ve karanlık gücün yani Uluslararası
Şirketokrasinin hesaba çekilebilmesi için ABD'deki medya tekelinin kırılıp
Taraf benzeri muhalif medyanın güçlenmesi gerekmektedir.

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, Türkiye'deki hemen hemen
bütün darbelerin ve muhtıraların arkasındaki gerçek güç olan Ulusal
Şirketokrasi, Türkiye'nin geçirdiği değişimle eski gücünü önemli ölçüde
yitirmiş bulunmaktadır. Kontrolündeki medyanın bütün çabalarına rağmen bir
zamanlar tetikçi olarak kullandığı cuntacıların yargılanıp hapsedilmelerini
ve Şirketokrasi Sistemi'ne büyük zarar verecek olan demokratikleşme sürecini
engelleyemiyor. İyice köşeye sıkışan Ulusal Şirketokrasinin elinde sadece
iki silah kalmıştır: üst düzey yargı ve PKK gibi taşeron örgütler... Yargının
ve PKK'nin bundan sonraki faaliyetlerini bu açıdan değerlendirmekte fayda
vardır.

Kaynak: http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/6323.html

Selam ve dostlukla

Cevdet

28 Şubat 2010

-- 
-  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane grubeke 
ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u ramanen 
xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen reshkirine 
qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji teze hin 
dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Diwanxane; en genis katilimli, ozgur Kurd mail grubu. Her yazinin hukuki 
sorumlulugu yazarina aittir. Kurd milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her 
millete saygili olan bu BAGIMSIZ grupta ideolojik kaba propagandalara sicak 
bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz 
mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara oncelik taninir. MODERATORLER: Serger 
Barî, Xanim Rojda, Mihemed Rojbin ANA SAYFAMIZ: 
http://groups.google.com.tr/group/diwanxane

Cevap