Ayetullah Munteziri ve İnkılâp

Yakup Aslan

 
[email protected]

İslam İnkılâbı, İhvan hareketiyle tanışmış Müslümanların hayallerinin
gerçekleşmesinin rövanşıdır. Seyyid, Mevdudi, İkbal veya el-Benna'nın
ideal haline getirdiği, Necip Fazıl'ın 'Ayağa kalk Sakarya!' şeklinde
tasvir ettiği halk yönetimi veya Müslümanların iktidarı, uzun ve
hummalı bir bekleyişten ve karanlığın en yoğun olduğu bir zamandan
sonra İran topraklarında gerçekleşiyordu. Bütün dünyanın ve özellikle
bedel ödemiş Müslümanların artık bir vatanı vardı. En azından, muhacir
olanların sığınabileceği bir ensar topluluğu vardı. Beklenmedik bir
anda gerçekleşen bu inkılâbı "yüz yılda bir, hakkın zafer kazanması"na
yorumlayanlar, bu kadar erken gelen bir başarı beklemiyorlardı.
Şaşkınlık içerisinde, zihinlerinin izole edildiğinin de farkında
değillerdi. Aslında İran Müslümanları da şaşkındı. Hazırlıklı
değillerdi. Hiç beklemedikleri bir zamanda yönetim sahibi olmuşlardı.
Bu gelişme ya ciddi bir projenin neticesiydi veya yönetim, hareketin
seyri arasından tesadüfî bir gelişme olarak önlerine konulmuştu.
Bazergan veya Beni Sadr'ın liberal milliyetçilikleri, sadece bir geçiş
süreciydi. Aslında, tabii sürecin böyle geliştiği düşünülüyordu. Bütün
dünya Müslümanlarını sevindiren bir devrim süreciydi, dünyaya meydan
okuyan ses. Mollaların veya İranlı Müslümanların kendileriyle diyalog
içerisine giren her Müslümanı Şiileştirme isteklerinin histeri
seviyesinde olması da önemli değildi. Ne de olsa onlar, Şah döneminin
eğitiminden, önemli bir Şia kültüründen, geleneğinden geliyorlardı.
Irkçılık, mezhep fanatizmi zamanla İslam'ın potasında eriyecekti.
Gelenekler, tarihî süreç, azınlık psikolojisi, kültürel birikim,
sosyolojik yapı ve ulusal yapılanma toplumun hayatının tamamına
hâkimdi. Dolayısıyla, dışa vurulan veya muhataba empoze edilen bu
birikimden kopuk olmayacaktı. Ulus veya mezhep rengine boyanmış inanç
empoze edilen ve kimi zaman bilinçsiz olarak ortaya konan kural,
kavram ve ifadeler bilincimizin çevresini tamamen muhasara altında
tutan baskıcı bariyerlere dönüşmekteydi, psikolojimiz bizden önce bu
kabullenilmesi zor durumu yaşıyordu. Bu tutumu ahlaksızca bulduğumuzu
ve dolayısıyla ruhsal bir direniş gösterdiğimizi söylemek gerek.

Her alanda, Şia olmayanlara yönelik tacizler, hakaretler, aşağılamalar
veya mezhebî saldırganlıklar da geçiciydi. Veya en azından kendimizi
buna inandırmak istiyorduk. Bu ayrıntılar, büyük İslam İnkılâbını
gölgelememeliydi. Bildiklerimizi, İslam İnkılâbının bekası için
bilmemiş kabul etmeliydik. Hatta bu konuda rahatlıkla yalan da
söyleyebilirdik. Söyleyenlerimiz oldu da. İmam Humeyni'nin inkılâp
öncesi yazmış olduğu kitaplardaki bütün aykırılıkları, değerler
kuramımıza hakaretleri geçmişe veya Şia kültüründen gelmeye
bağlayarak, olaya olumlu tarafından bakmaya çalıştık. Keşfu'l Esrar
kitabında, İmam Humeyni'nin Hz. Fatıma'ya vahiy geldiğine dair
görüşlerinin değişmiş olabileceğini ümit ettik. Vahyin, vahiy
kâtipliğinin, gaybi bilgilerin 'Sahifet'ul Fatıma'yla ilgili
açıklamaların net bir şekilde vasiyetnameye yerleştirilmesi bizi şok
etti, derin travmalar yaşadık ama sevgimiz tercümeyi değiştirmemize
yol açtı. Biz üzerimizdeki, bütün elbiseleri bir kenara bırakıp, İslam
İnkılâbının öğretilerini ruhumuzla birleştirmeye hazırdık. Bunun için
bedel ödenmesi gerekirse, öderdik. Ödedik de. Tek istediğimiz, İslam
İnkılâbının biraz daha evrensel düşünmesiydi. İnkılâp, İranlılarla
sınırlı tutulmamalıydı. Hepimizin özlediği bir inkılâp, bu dar
kalıplara hapsedilmemeliydi. Halkın inkılâbı, Müslümanların yönetimi
olmalıydı. Evrensel inkılâp, mezhep veya ulus bağnazlığına mahkûm
edilmemeliydi. İmam'da bu cevheri gördüğümüz için, onu seviyorduk.
Onun daha önce söyledikleri, yazdıkları veya hal içerisindeki
tavırları, bu renkteki söylemleri de fazla önemli değildi. Geleneksel
halk inançlarını bir anda yok saymak doğru değildi. Ayetullah
Munteziri'nin yaşlı babası da böyle diyordu. "Şah döneminde, kim bir
Sünni öldürürse cennete gider türünden yüzlerce inanışımız vardı,
inkılâbın bereketiyle kardeş olduğumuzu anladık." dediği zaman, bütün
sorunlar bitmişti. İmam'ın tezi, çorak geleneklerin boğmaya çalıştığı
ruhumuzu aydınlatıyor, kopma noktasına gelen sinirlerimizi
gevşetiyordu. Devletler bizim için önemli değildi. Önemli olan
Müslümanlardır, halktır. Bunun için mezhep kaynaklı inanç da önemli
değil. Bundan dolayı, inkılâpla birlikte komplekse kapılan komünistler
de İslam İnkılâbına büyük teveccüh gösteriyorlardı. 'Ne ABD, Ne
Sovyetler' şiarı, tam özgürlük ve istiklal sağlayabilmenin
garantisiydi. En radikal solcular bile İran'ın elini sıkıyordu. TKP
lideri, Cengiz Çandar veya benzerleri, sol geleneğe mensup ancak
devrim yıldönümlerine giden ve genellikle İslam İnkılâbına hayranlık
duyanlardan birkaçıydı. Hayranlıklarını makalelerine, kitaplarına
taşımaktan çekinmeyen bu sol gelenekten gelenler, daha önceki 'işçi
devrimi manifestoları'nın da alt-üst olduğunun farkındaydılar.

Bunda Mehdi Haşimi'nin, Behişti'nin, Muhammed Munteziri'nin, Ayetullah
Munteziri'nin, Ali Recai'nin, Suruş'un ve daha yüzlerce cihanşümul
İslam İnkılâbına inanan şahsiyetlerin büyük katkısı oldu. Mehdi
Haşimi, her kesimin dilini iyi biliyordu. O, dünyada, İslam
İnkılâbının halk arasındaki büyük imparatorluğunu kurmayı
hedefliyordu. ABD ve yandaşları işin ciddiyetinden çok korkuyorlardı.
ABD ve Arabistan'ın ısrarla onun kellesini istemesi bu korkuların
neticesiydi.  Bu arzunun gerçekleşmemesi için, her alanda güçlü üsler
kurmaya çalıştılar. Mehdi Haşimi çizgisine karşı olanlar ve özellikle
de Dışişleri Bakanı Velayeti'nin düşüncesinde olanlar yurt dışında
devletlerin, halklardan daha önemli olduğunu ve dolayısıyla
devletlerle diyalog kurulması gerektiğini savundular. Bunu
gerçekleştirmek için, yurt içinde ve yurt dışında büyük mücadele
verdiler, karşı cepheleri birer birer çökerttiler ve kazandılar
mücadeleyi. Çünkü İmam'ı veya daha doğrusu Ahmet Humeyni'yi yanlarına
almışlardı. Kısa bir zamanda, güç dengeleri değişti. Yurt içinde ve
dışında sıcak denge savaşları, çatışmaları başladı. Taraflara bağlı
olanlar, İran dışındaki ülkelerde, birbirleriyle kıyasıya savaşmaya
başlayan Müslüman gruplar vardı. Kardeş bildiklerinin kanını akıtmak
onların varlıklarının teminatı haline geldi. Bize rağmen ve biz
olmadan hazırlanan planlar, yönetmelikler ve yasalar tamamen bizim
hatıralarımızı, hayallerimizi, ümitlerimizi ve samimi duygularımızı
yok etmeye yönelikti. Bunun farkındaydık. Kürdistan'da işlenen katliam
derecesindeki kıyımlara, İran-Irak savaşındaki milliyetçi söylemlere,
katliamlara, ümitlerimizi yitirmemek için seyirci kaldık. Anlamsız
savaşın 'Kerbela kurtuluncaya kadar' sürdürülmesi inancıyla yorum
getiremiyorduk. Irak, Afganistan, Lübnan, Suriye, Mısır, Türkiye ve
benzeri ülkelerde oynadıkları oyunların da farkındaydık. Müslümanların
birbirine kırdırılmasının sebeplerini bilmiyor değildik. Türkiye'nin
doğusunda iki büyük İslami cemaatin birbirini imha etmeye yönelmesine,
en köklü İslami hareketlerin bilinçli bir projeyle yok olmaya sevk
edilmesine veya gerçek çizgisinden sapmasına, bütün radikal İslami
hareketlerin maddi ve siyasi çıkar peşinde koşmasına, İran'ın öncülük
etmesini bilmemize rağmen sabrettik. Her alanda İran devletinin bekası
ve Şia mezhebinin yayılması hedefleniyordu ve biz de bunun etkisini
görüyorduk. Önemsemiyorduk. Çünkü bu ayrıntılar, büyük bir inkılâbı
karalamaya aracı olmamalıydı. Bu maksatla hep sustuk. Hedef sapması
oldu, sustuk. Cinayetleri gördük, sustuk. İhanetleri gördük, sustuk.
Bu susmayı da kıyamete kadar sürdürmeyi düşündük. Bugün, Abbasi,
Safevi veya Osmanlı kadar İslam boyasına batırılmış farklı bir yönetim
sisteminin varlığını görüyoruz. Durumun hiç de fildişi kulelerden
anlatıldığı gibi olmadığını ve yapılan savunmaların sadece pespaye
çıkar ilişkilerine, kirli ve ahlaksız yapılanmalara dayandığını
biliyoruz. Bugün de konuşmuş değiliz hâlâ, sadece durum tespiti
yapıyoruz. Daha önce buna ihtiyaç yoktu. Bugün var. Bütün olanlara
rağmen, İslam İnkılâbını kendimize düşman kabul etmedik, etmeyiz de.
Bütün bunlar bizim gerçeğimiz, sistemle birlikte kendimizi
eleştirmemiz anlamına gelir, diye düşünüyoruz. Önemli olan söylenmesi
gerekeni söylemeyenlerin yanında, güçlüye, iktidara, bazılarının hayat
kaynağı olan çıkar yumağına rağmen doğru konuşabilmektir. Doğru
söyleme göreceli bir kavram olabilir ama bana göre bu doğru.  Önceleri
bu kadar net konuşmadık, çünkü zihnimizin ölü kavramlarla kuşatma
altında tutulmasına, düşüncelerimize deli gömleği giydirilmesine rıza
göstermiştik. Ümitlerimiz vardı. Dolayısıyla ümitlerimiz tamamen
tükeninceye kadar direnmeliydik.

Ümitle baktığımız bir kalemiz vardı. Muhasara altına alınan kalemizin
kurtulacağına inanıyorduk. Mehdi Haşimi, en son sığınağı olan İmam'ın
vekili Ayetullah Munteziri'ye sığındığında, geleceğe daha ümitle
bakıyorduk. Orada da muhasarayı daralttılar. Dünyanın, sağ ve sol
emperyalizmin elinden kurtulmasının çarelerini arayan bu ideal, Kum
kentine esir kılındıktan sonra, imha hazırlığı yapıldı. Refsencani ve
Hamenei, Ayetullah Munteziri'ye gelip "Mehdi'yi uzak bir ülkeye birkaç
yıl elçi olarak gönderelim, durum yatışınca yeniden geri gelsin!"
teklifini getirdikleri zaman olacakların farkındaydık. Haşimi, düzmece
iddialarla, çirkin senaryolarla, hazırladıkları belgelerle idam
edildi. Munteziri, buna itiraz etti. Onu kimse dinlemedi bile.
İtirazıyla birlikte görevden alındı. İdamıyla birlikte, Müslümanların
kanıyla birikmiş mirastan beslenenler, her zaman olduğu gibi
vefasızlıklarını sergileyerek ona yönelik karalama kampanyasının bir
parçası olmayı yeğlediler. Onursuzluğu, korkuya tercih ettiler. İdam
edilenin, dili de öldürüldüğünden, bütün eserleri bir anda mücadele
sahnesinden çekildi, silindi. İranlıların inkılâp öncesi duvarlara
yazdıkları bir slogan, burada anlam kazanıyordu: "Neng ba reng pak
nemişevet!" (Zillet, onursuzluk boyayla temizlenmez!)

İdamına gösterdikleri gerekçelere, ancak gülünüp geçilir. Oysa inkılâp
öncesi işlenen siyasi cinayetlerde herkesin bir şekilde katkısı vardı
ve Ayetullah Halhali gibileri, bunların onlarcasının müsebbibi ve
hatta tetikçileri durumundaydı. Halhali, Urumiye Cuma imamı Hasani,
Ahmedi Necat gibilerinin inkılâp öncesi ve sonrasında nasıl bir
düşünce ve pratiğe sahip oldukları bütün çevrelerce bilinen bir
gerçektir. Özellikle bu kesimin saldırı hedefi haline getirdiği Mehdi
Haşimi, onlardan daha temiz bir mücadele tarihine, bir mücadele, duruş
ve takvaya sahiptir. Halhali gibilerinin, özellikle inkılâbın ilk
yıllarında mahkemesiz, yargısız ve savunmasız bir şekilde öldürdüğü
insanların sayısı tahmin edilmeyecek boyuttadır. Bunu sadece
duymuyorduk, görüyorduk, hissediyorduk, yaşıyorduk. Yaşamımızın bir
parçası haline gelmişti, Halhali'nin rüşvet, cinayet, zulüm, baskı ve
katliamları.

Olanlara, sadece biz (ben) itiraz etmiyoruz. Ülke içinden de büyük bir
muhalefet var. İnkılâbın ilk kadrosunun neredeyse tamamı ya
pasifleştirilmiş veya bir şekilde muhalefetlerini dillendiriyorlar.
Bedel ödemiş çoğunluk, inkılâbın, hattından, İmam'ın çizgisinden
saptığını biliyor. Sessiz ve pasif bir konumda kalarak; tasavvufa,
inzivaya, sanat, edebiyat, ticaret veya ekonomiye yönelerek yönetime
küskünlüğünü sürdürüyor. Daha önce kendisine verilen maaşın geri kalan
kısmını, hazineye geri verenler ve sade bir hayat sürmeyi İslami
olarak görenler, şimdi zenginleşmenin, rahat bir hayat sürdürmenin
yollarını arıyorlar. Fakihler, taklit mercileri, aydınlar, düşünce
sahipleri gidişatın ideallerden giderek uzaklaştığını ve normal
sıradan bir devlet olmanın ötesine geçemediğini savunuyorlar.

Ayetullah Munteziri de bunlardan biridir. Ayetullah Munteziri, önemli
bir şahsiyettir. Hem inkılâp öncesi mücadelesi, bedel ödemesi ve hem
de inkılâp sonrası duruşuyla önemli bir kişiliktir. İnkılâbın ikinci
adamı ve hatta damadının kardeşi Mehdi Haşimi de inkılâpta önemli bir
olgudur. Munteziri, inkılâp öncesi ve sonrası gelişmeleri ve bu
gelişmelerdeki rolünü anlattığı 'Hatıralarım' kitabında bilinmeyen
birçok konuya açıklık getiriyor. Kitap, İran'da yasak. Bu kitaba,
sayfa sayfa reddiyenin yazıldığı bir kitap var piyasada. Reddiyeden
çok hakaret içeren bu kitapta bile önemli açıklamalar var. İran'da
yasak olan 'Ali Şiası-Safevi Şiası' kitabını anlamayan ve bunun
içeriğini görmek istedikleri gibi algılayanların, satır aralarındaki
düşünceleri anlayabileceklerini de sanmıyorum.

Ölümünden önce yaptığı röportajın tamamının bir bölümünü internette
gördüm ve dinledim. Çok kısa olmasına rağmen, çok şey anlatıyordu.
Tamamını aradım bulamadım. Munteziri'nin bu konuşmasından bir iki
arkadaşa söz etmiştim. Tercüme etmemi istemişlerdi, doğrusu yukarıdaki
bazı sebeplerden dolayı tercüme etmek istemedim. Şimdi onu tercüme
edip yayınlamaya karar verdikten sonra kendi görüşlerimi yazmamam
doğru olmazdı. Tercümenin başına bir önsöz olarak düşüncelerimi
yazdım.

Bunu neden yaptım?

Munteziri'nin görüşlerinin arkasına sığındığım gibi bir kanaatin
oluşmaması için, düşüncelerimi açıklama ihtiyacı duydum. Öte yandan,
Munteziri'nin vefatıyla birlikte Selahaddin Ağabeyin bir iki
yazısından sonra yapılan itirazları gördükten sonra, bizim kamuoyunun
artık böylesine açıklamalara hazır olduğunu düşündüm. Art niyetliler,
kurnazlar, hilebazlar, şeytani düzenlere tevessül edenler, gururlarını
onurları olarak algılayanlar, dünyalık korkuları olanlar, mezhebî
endişeyle olaya bakanlar beni fazla da ilgilendirmiyor doğrusu. Bir
yanlış yapılmıştır. Zulmedilmiştir. Ciddi bir sapma yaşanmıştır. Ben
dün, Mehdi Haşimi'nin ölümüne nasıl en hassas noktalarda itiraz
ettimse, bugün de aynı itirazımı dile getiriyorum. Mehdi Haşimi,
Suruş, Ahmed Müftüzade, Ayetullah Burkei, Munteziri, Ali Şeriati ve
bunların çizgisinde olan insanlara zulmedilmiş, cinayetler
işlenmiştir. İlave olarak, siyasi görüşlerinden dolayı masum insanlar
pervasızca idam edilmiş, hamile kadınlar, cezası bitmek üzere olan
siyasi insanlar kurşuna dizilmiş, işkence yapılmıştır. Yapılanlar
karşısında susmamın daha doğru olduğunu düşünenlerin hallerinin,
kargaları bile güldüreceğini düşünüyorum. Kulaklarını açsalar,
kargaların gülüşünü duyacaklar.



Ayetullah Munteziri'nin kısa röportajı bazı konulara açıklık getirmesi
açısından önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu kısa röportajın
tercümesini sunuyorum:

İNKILÂBIN 30. YILDÖNÜMÜ ÖZEL ROPORTAJI

(Radyo Zamane'nin Ayetullah Munteziri ile yapmış olduğu röportaj...)

MUNTEZİRİ: İmam Humeyni'nin mektubu bana geldiği zaman... Zahiren,
mektupta tarih de yoktu. Mektup bana geldiğinde, çok rahatsız oldum.
Damadım Hadi yanımdaydı: "Mektubu yazan İmam olduğuna göre, senin onun
sözünün üzerine söz söylemen doğru olmaz." dedi. Ben şöyle dedim:
"Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Biri iki yıl veya üç yıl ceza
almışsa... Şer'i hâkim, suçuna göre bu cezayı vermiş ve o da zindanda
cezasını çekiyor. Böyle birine, hiçbir şeyden haberi olmayacak şekilde
gelip 'sen hala konumunu koruyor musun?' diye sorup, onların da
'elbette ki!' benzeri bir cevap vermeleri üzerine seri bir şekilde
bunları idam etmemiz, şeriata nasıl uygun olabilir? Böyle bir şey,
hiçbir cumhuriyet sisteminde olmaz. Hiçbir yasa böyle bir kararı
vermeye izin vermez."

Damadım Hadi, bu açıklamama rağmen benim İmam'ın açıklaması üzerine
yeni bir şey söylememin doğru olmayacağında ısrar ediyordu. İdamlar
konusunda sorumlu olarak gördüğüm İmam Humeyni ile görüşmek üzere
evine gittim. Öğle vaktiydi, öğle ve ikindi namazından sonra, basit
bir yemekten sonra olayı yeniden düşünmeye başladım. Kendi kendime, bu
inkılâpta bizim de payımızın olduğunu, yapılacak İslam karşıtı her
eylemin vebalinin bizim de üzerimizde olacağını ve bunun
sorumluluğundan kurtulamayacağımızı düşünmeye başladım...

Daha sonrasında İmam'a ve Yüksek Yargı Şurası'na birer mektup yazmaya
karar verdim. Mektupları yazdıktan sonra, damadım Hadi'ye telefon
açtım ve yazdığım mektupları Tahran'a gönderdiğimi söyledim. Bana
itiraz etti ve "Herhangi bir şey yazmana gerek yoktu aslında." dedi.
Ben "Dini vazifemi yerine getirmekten başka bir şey yapmadım."
diyerek, mektupların yerine ulaştırılmasını istedim. Hatıralarım adlı
kitapta da görüleceği şekliyle bir mektup yazdım ve itiraz ettim! Daha
sonrasında Mustafa Purmuhammedi, inkılâp savcısı, Evin Zindanı savcısı
ve konuyla ilgili birkaç kişi daha bana geldiler. Onlara: "Şimdi
Muharrem ayıdır. Verdiğiniz kararda ısrar ediyorsanız, hiç olmazsa
Muharrem ayına hürmeten bu ayın bitmesini bekleyin." dedim.
Heyettekiler şöyle cevap verdiler:

"Biz şu anda 700 kişiyi idam için hazırladık. En azından bu yedi
yüzünü idam edelim, sonra konuyla ilgili olarak konuşmamız gerekirse
konuşuruz!"

"Ne dediğinizden haberiniz var mı? Ben size, Muharrem ayıdır, bu ayın
hürmetine öldürmeyin diyorum, siz ne diyorsunuz. Öldürmek vacip değil
ki... Bu nasıl bir konuşmadır? Bunlar bizim muhaliflerimizdir, kabul.
Bunların bağlı olduğu örgüt, benim evladımı öldürmüş olabilir, ancak
bu başkalarının hukukunu çiğnememize gerekçe oluşturmaz." dedim.

Benim itirazıma rağmen idamları gerçekleştirdiler. 2800-3800 siyasi
tutukluyu idam ettiler. Daha sonra da "Neden sen İmam'ın sözünün
üstüne söz söyledin. Sen İmam'ın yardımcısısın ve onun söylediklerini
onaylamakla yükümlüsün." dediler. Yardımcı olmanın, her yapılanı
onaylamak anlamına gelmediğini ve netice olarak benim de görüşümün
olduğunu, aklımın, düşüncemin, kanaatimin ve dinî sorumluluğumun
olduğunu söyledim. Ben görüşümü söylüyorum, bunun adı da 'çatışma veya
taraf olma' değil. İnsanın bir görüşü varsa söylemelidir.

Nasıl oldu da, İmam Humeyni böyle bir fetva yayınladı?

MUNTEZİRİ: Bilmiyorum. Anladığım kadarıyla, birileri onun zihnini
şekillendirdi. Mirsat operasyonuyla İran'a savaş açan ve ülkeyi ele
geçirmek isteyip, başarılı olmayan Halkın Mücahitleri'nin bunlar
olduğu yolunda ona telkinlerde bulunulduğunu düşünüyorum. Yani ona:
"Bunlar, ülkeye saldırıp, işgal etmek isteyenlerdir." dendi. Hâlbuki
bunlar, onlar değil ve aralarında fark var. Saldırı düzenleyenlerin
bir kısmı yakalandı ve cezalandırıldı. Bir kısmı da kaçtı. Zindanlarda
olanlar, Mirsat operasyonuna katılmış değillerdi. Tövbe etmiş ve
cezalarının bitmesini bekleyenlerdi. Zindanda olanların, operasyonla
ilişkilerinin bulunduğunu ona empoze ettiklerini düşünüyorum.

İslam İnkılâbının rahmani ve kucaklayıcı mesaj içereceği söyleniyordu.
Nasıl oldu da, olay bu sınırlara kadar ulaşabildi?

MUNTEZİRİ:  Bilmiyorum. Bir gün, Halkın Mücahitleri veya onların
tabiriyle 'munafikin' aleyhindeki bu karardan sonra Hamenei geldi ve
bir mektup getirdi. Komünistler hakkında buna benzer bir fetvanın
yayınlandığını söyledi. Ben onu görmemiştim. Cumhurbaşkanı olduğu
dönemde bizim eve geldi ve zindanda bulunan solcuların idam
edilmesiyle ilgili olarak İmam'dan bir fetva alındığını söyledi bana.
Bununla zindandaki komünistleri idam etmek istiyorlardı.

Hangi yıldı?

MUNTEZİRİ: Aynı yıl. O olaydan 3-4 ay sonrasındaydı. 19 Temmuz 1988'de
başlayan idamlardan 4 ay kadar sonrasındaydı. Bana, çok kötü bir hüküm
olduğunu söyledi. Bunun üzerine ben de; "Halkın Mücahitleri'nin idam
edilmesi üzerine İmam'dan alınan fetvaya karşı, İslami sorumluluk
sahibi olmana rağmen hiç itiraz etmedin de, şimdi ne oldu da böyle bir
itiraz yapıyorsun? O zaman neden sesiniz çıkmadı?" dedim.

"Gerçekten mi? İmam bunun dışında başka bir hüküm mü sadır etmiş?"
dedi.

"O zamanın cumhurbaşkanının, İmam Humeyni'nin yüzlerce siyasinin idam
edilmesini emreden hükmünden haberi yoktu!" Buna tepki gösterdim. O
ise gerçekten böyle bir fetvadan haberdar olmadığını vurguladı.
"Hayret, nasıl haberin olmaz!" "Evet, imam bundan birkaç ay önce bir
fetva yayınladı ve onunla yüzlerce tutuklu idam edildi. O gün,
Müslüman olarak bildiklerimiz herhangi bir söz söylemedi ve itiraz
etmedi. Şimdi ne oldu da komünistler aleyhindeki bir hükme itiraz
ediyorsunuz?" dedim. Daha önce İmam'ın böyle bir fetva yayınladığını
bilmediğini söyledi.

Ayetullah Humeyni'nin sizin itirazınıza tepkisi nasıl oldu?

MUNTEZİRİ: Hatıralarım'da da yazdığım gibi, ben üç ayrı zamanda itiraz
ettim. Nasıl bir tepki gösterdiğini biliyorsunuz. Genel olarak bana
gelen itirazın kaynağının da o olduğunu düşünüyorum. Onun yardımcısı
olduğum halde, neden onun söylediklerine itiraz ettiğim ve onun
sözünün üzerine kendi sözümü dillendirdiğim yönünde yüksek sesle
konuşuluyordu. En son, itirazını dillendiren Mehdevi yaptığı
açıklamada, benim İmam'ın vekili olarak böyle bir söz söyleme hakkımın
olmadığı iddiasında bulundu. Vekil olmanın sadır edilen her hükmü
onaylama anlamında olamayacağını düşünemedi herhalde.

 Şer'i ve fıkhî açıdan bu şekilde yapılan idamlar ve daha sonrasında
bunların toplu olarak gömülmeleri, gömüldükleri yerin gizlenmesi doğru
kabul edilebilir mi?

MUNTEZİRİ: Bu onların görüşüdür. Ben onların görüşleri konusunda daha
önce görüşümü söyledim ve itirazımı onlara bildirdim.

Hocam, onların nereye gömüldükleri konusunda bir bilgi sahibi
olabildiniz mi? Veya nereye gömüldükleri haberi size geldi mi?

MUNTEZİRİ: Hayır! Ben burada, Kum'daydım. İdamlarından haberdar
olmadım. İdam fetvası yayınlandıktan sonra, konuyla ilgili hâkim o
hükümle birlikte bana geldi ve "Ne yapalım?" dedi. Perşembe günü İmam
fetvayı yazmıştı, o bana Cumartesi günü geldi. Fetvayı kimseye
vermiyorlardı. Gizli tutuyorlardı. Başkalarının olaydan haberdar
olmasını istemiyorlardı. Hâkimlere, onunla amel etmeleri için fetvayı
vermişlerdi.

Her halükârda, sizin itirazlarınız üzerine idamlar hız kesti ve birçok
alanda sizin muhalefetinizden dolayı idamlar durduruldu. Daha geniş
boyutlara ulaşması engellenmiş oldu.

MUNTEZİRİ: Elbette ki etkisi oldu. Benim bütün telaşım, idamların
durdurulmasıydı. Yüksek Yargı Şurasına göndermiş olduğum mektup,
idamların engellenmesini hedefliyordu. Muhammed Giylani'nin kendisi
bana söyledi. "Ben Evin Cezaevinin hâkimiydim. Sizin mektubunuz Şuraya
ulaştığı zaman, benim altımda olanların benim görüşlerimi
eleştirebileceği, kararı verilen dosyaların benim emrimde olan
savcılarla iptal edilebileceği endişesine kapıldım. Ancak daha
sonrasında sizin haklı olduğunuzu anladım. Bunu anladıktan sonra, yeni
bir af heyeti oluşturdum ve ben de bu heyetin içerisinde oldum.
Yaklaşık altı bin siyasinin af edilmesine karar verdik. Bunların
tamamı idama mahkûm edilmişti ve idamları bekletiliyordu. Bunların af
edilmesinin hiçbir tehlike oluşturmadığını gördük. Oysa daha önceleri,
bu insanların darbe yapmak için hazırlık içerisinde oldukları yolunda
büyük bir propagandanın etkisi altında kalmıştık." Mirsat
Operasyonu'ndan sonra, rahatsızlık oluşmuştu. Halkın Mücahitlerinin,
ülkeyi ele geçireceği yolundaki propagandalar insanlar üzerinde etkili
olmuştu.

Ciddi bir rivayete göre, ömrünün son iki yılında İmam Humeyni'nin
kararlarını başkalarının aldığı söyleniyor.

MUNTEZİRİ: Güvenilir insanlardan biri... Bu şahıs şu anda Kum
kentindedir ve ders vermektedir. Daha önce Mecliste milletvekiliydi ve
güvenilir bir kişiliktir. Kendi ifadesiyle Felahiyan, kendisine;
istihbaratla ilgili son iki yıl içerisinde, İmam Humeyni'ye nispet
edilen her bilgi ve fetvanın onunla hiçbir ilgisinin olmadığını
söylemiş. Bu konuda hükme ihtiyaç duydukları zaman, Ahmet Humeyni ile
birlikte hazırlayıp onun adına imzalıyorlarmış. "Biz aslında İmam'ı
görmüyorduk. Böyle bir şeye ihtiyaç duyduğumuz zaman İmam adına
hazırlıyorduk." diyormuş.

Benim şimdi yönetim üzerinde herhangi bir etkim yok ki, bu
uygulamalara müdahale edebileyim. Bilahare, bizim veya inkılâbın
samimi şahsiyetlerinin idealleri gerçekleşmedi. İmam Humeyni gibi
şahsiyetlerle birlikte, insanlara verdiğimiz sözleri yerine
getiremedik. Söylemiş olduğumuz sloganların içini dolduramadık.
'Özgürlük', 'İstiklal', 'İslam Cumhuriyeti' en başta gelen
sloganlarımızdı. Özgürlük, yani halkın kendi sözünü, görüşünü
söyleyebilmesiydi. Buna izin vermedik. İslam Cumhuriyeti, yani halkın
yönetimde pay sahibi olduğu, var olduğu bir sistem. Ama genellikle
görüldüğü gibi, uygulamalarda biz halkın bir kenarda durmasını
sağlıyoruz. Bilahare bizim istediklerimiz yerine gelmedi. İdeallerimiz
uygulamada gerçekleşmedi. Ancak, yine de bizim kastımız, hedefimiz
hayırdı.

Şah döneminde, Şah veya kimi zaman başbakan aniden birinin
milletvekilliğini ilan ediyordu. İyi hatırlıyorum. Necefabad'da seçim
olmuştu, sandıklar doluydu. Gece aniden Tahran'dan biri gelirdi ve
sandıklardaki oyları iptal ettiğini açıkladıktan sonra, "Mahmud
Mahmudi, sizin milletvekilinizdir." dedi. Esasen halk, Mahmud'un kim
olduğunu bilmezdi bile. Ama saray kapısından emir gelmişti. Halka
rağmen böyle bir karar aldıklarından dolayı biz, 'halkla birlikte
özgürlük' dedik, 'irademiz' dedik. Diğeri de istiklalimizin elimizde
olması isteğiydi. Yani, ABD ve diğer ülkelerin bizim üzerimizdeki
vesayetinin son bulmasını istedik; 'istiklal' dedik. Bunların hepsinin
sağlanabilmesi için de 'İslam Cumhuriyeti' dedik. Ama üzülerek
söylemek gerekirse, bunlar yerine getirilmedi. Elbette, şimdi bizim
buna müdahale etme yetkimiz yok. Biz icrada değiliz. Etkili
mekanizmaların başında bulunmuyoruz. Propaganda kanalları ağaların
elinde. Biraz konuştuğumuz zaman da "Siz neden her şeyi bu kadar
itikadi düşünüyorsunuz?" diyorlar.

Size göre, İslam Cumhuriyetinin halktan bu kadar kopmasının sebebi,
yönetimin başındaki insanlardan mı kaynaklanıyor? Yoksa başka bir
yapılanmanın göstergesi midir?

MUNTEZİRİ: Onun yorumunu halka bırakıyorum. Şimdi onlar, halk
yönetimidir diyorlar. Halkın Cumhuriyeti iddiaları var. Biz
hatıralarımızda bu konuyu ayrıntılı bir şekilde yazdık. Elbette onlar,
hatıratın bana ait olmadığını söylüyorlar. Onlara göre başkaları
yazmış. Düzenlediğim röportajlara da aynı bahaneyi bulmaya
çalışıyorlar. İşte sizin de gördüğünüz gibi, şu anda sizinle röportaj
yapıyorum. Onlar aslında bir şekilde beni etkisiz bırakıp, bertaraf
etmek istiyorlar. Röportaj da benimdir, hatıralar kitabı da.

Ben bir fıkhi soru sorayım. Ayetullah Kumpani'nin hükümet konusundaki
görüşleri, 'Velayet-i Fakih' görüşlerinin yanında özel bir yer
tutmaktadır.

MUNTEZİRİ: O farklı görüşlere sahip bir şahsiyettir. O herkesin, kendi
alanına müdahale etmesini istiyor. Misal olarak, bir fakihin dış
siyaset konusunda görüş belirtmesine gerek olmadığını söylüyor. Fakih,
içtihat ettiği alanda etkili olmalıdır. Dolayısıyla, böyle bir
şahsiyetin dış siyaset veya Amerika ile ilişki konusunda görüş
belirtmesi yanlış olur diyor. 'Velayet-i Fakih', sadece fıkıh alanında
etkilidir. O, fıkıh biliyor. Eğer ona ilişkilerin İslam'a uygunluğu
sorulursa, o zaman o cevap verir ve görüşlerini açıklar. Yok, eğer,
mesele bu sınırların dışındaysa o zaman işin uzmanlarının görüş
belirtmesi gerekir. Böyle bir şey olduğu zaman araştırmacılar,
uzmanlar, konusunun erbabı olanlar ve bu alanda tecrübeli olanlar
görüş belirtmelidir. Böyle bir alanda fakihin, görüş belirtmesine
ihtiyaç yoktur. Bu konudaki görüşlerimi daha önce yazmıştım. Kendi
görüşümü izhar etmekle birlikte böylesine bir tavrı; yersiz müdahale
ve görüş açıklamalarını da eleştirdim.

http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=16121

-- 
-  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane grubeke 
ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u ramanen 
xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen reshkirine 
qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji teze hin 
dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Diwanxane; en genis katilimli, ozgur Kurd mail grubu. Her yazinin hukuki 
sorumlulugu yazarina aittir. Kurd milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her 
millete saygili olan bu BAGIMSIZ grupta ideolojik kaba propagandalara sicak 
bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz 
mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara oncelik taninir. MODERATORLER: Serger 
Barî, Xanim Rojda, Mihemed Rojbin ANA SAYFAMIZ: 
http://groups.google.com.tr/group/diwanxane

Cevap