PKK-Derin Devlet ili$kisinden bahsettigi icin PKK tarafindan tehdit edilen
sayin Kemal Burkay'in yazisini payla$mak istiyorum.

Siyam İkizleri: Derin Devlet ve PKK
Kemal Burkay

PKK'nın ANF adlı ajansında zaman zaman benimle ilgili, yalan, iftira, küfür
ve tehdit içeren yazı ve haberlere, 7 Ağustos tarihli açıklamsıyla Murat
Karayılan da katıldı.

Elbet böyle şeyler PKK'dan beklenmez değil. Kamuoyu buna alışıktır. Üstelik
bu ajansın temel işlerinden biri budur. Öteden beri muhaliflerine karşı
aynen Türk derin devleti gibi psikolojik savaş yöntemlerine başvurmaktadır.
Bunu, "karşıtına benzemek" olarak niteleyebiliriz. Ama bu "karşıt" ifadesi
PKK'ye uymaz. PKK derin devletin karşıtı sayılmaz. Çünkü kendileri, benim 32
yıldan beri söylediğim gibi, Türk derin devletinin "görkemli" bir eseridir.
Bir porovakasyon örgütü olarak ortaya çıkmış ve daha ortaya çıkar çıkmaz
Kürt hareketini bir bütün olarak karşısına almıştır. Bugün de yaptığı budur.

Öcalan nasıl İmralı'dan Türk Genelkurmayı tarafından yönlendiriliyorsa, bu
ajansın da Genelkurmay'ın adamları tarafından yönetildiğine kuşkum yoktur.
Öcalan yakalandıktan sonra yeni bir düzenleme yapıldı. PKK'nın ve
kurumlarının kilit noktalarına Genelkurmay'ın adamları yerleştirildi.
Öcalan'ın bir avuktıyla Genelkurmay görevlisi bir subay arasında buna
ilişkin yapılan görüşmenin belgesi, iki yıl kadar önce Ergenekon
iddianamesine, oradan da medyaya yansımıştı. PKK içindeki 50 kadar genç Türk
subayına ilişkin olarak medyada çıkan haberler ise taze sayılır.

Şimdi, tüm olup bitenler, söylenip yazılanlarla PKK'nın Genelkurmay güdümlü
eylemleri ve işbirlikçi politikaları ortaya serilirken derin devletin ve
PKK'nın bu şekilde savunmaya, hatta saldırıya geçmesi şaşırtıcı değil. Ama
doğrusunu söyleyeyim, benimle ilgili böylesi düzeysiz söz ve iddiaları
Karayılan'dan beklemiyordum. Çünkü, Neşe düzel'le söyleşide de özellikle
belirttiğim gibi, ben PKK'nın tüm komutanlarını, hele hele sıradan
savaşçılarını ajan filan diye nitelemiyorum, böyle bir kanıda değilim. Ama
kilit noktalara sızmış bir miktar ajan zaten bir örgütü batağa çekmeye
yeter.

PKK, 1989 yılında Öcalan'a yönelik bir suikast masalı uydurmuş ve bizzat
Öcalan o zaman PKK içinde yüz dolayında ajan olduğunu, bunlardan 40
tanesinin (!) bu olay nedeniyle yakalandığını ileri sürmüştü. PKK'nın o
zamanki yayın organı Serxwebûn gazetesi, eylül 1989'dan başlayarak dizi dizi
"ajan" resimleri ve onların itiraflarını yayımlamıştı! İddiaya göre geriye
kalan onlarcası ise duruyordu ve onların ne olduğu anlaşılamadı... (Bakınız:
PKK'nın 'Ajan Provokatörlerle' Savaşı adlı yazı; Riya Azadi, sayı 131, Kasım
1989).

Yukardaki olaya ve Öcalan'la Serxwebûn'a bakılırsa PKK'nın içi ajan
provokatör kaynıyor. İki tane ajan provokatör bile bir örgütün başına çorap
örmeye yeterken, bunca ajan neler yapmaz! Tabi ben, Öcalan'a ve Serxwebûn'un
aylar süren söz konusu resimli ve itiraflı ajan dizilerine rağmen PKK içinde
bu kadar çok ajan olduğuna inanmadım. Her zamanki gibi, insanları aptal
yerine koyup abartıyorlardı! Üstelik Öcalan gerçek ajanları değil,
yurtseverleri, kendisine ters düşenleri ajan diye suçlar ve işini bitirirdi...
Hep böyle oldu. Örneğin ajan ya da hain diye suçlanıp öldürülen Resul
Altınok, Enver Ata, Çetin Güngör (Semir), Mehmet Şener, Hikmet Fidan ve daha
onlarca, yüzlerce PKK'lı hain filan değillerdi. Bunlar, yurtsever
duygularla, gerçekten de Kürt halkının kurtuluşu için PKK'ya katılmış, büyük
emek vermiş, ama zamanla PKK'nın izlediği Kürt ulusal mücadelesine zarar
veren yanlış politikaları ve karanlık ilişkileri fark ederek ona karşı tavır
alan, eleştiri yönelten yürekli, yurtsever insanlardı.

Ben Öcalan'ın başından beri PKK içindeki bir nolu derin devlet adamı
olduğundan hiç kuşku duymadım. Bunu daha 30 yıl önce belirttim. Elimde
MİT'in arşivleri yoktu elbet, ama yaptıklarına bakarak bu sonuca varmak için
kâhin olmaya gerek yoktu. Siyasetten azıcık anlayan ve Kürt hareketini iyi
tanıyan, gözleyen biri bu sonuca kolaylıkla varırdı. Zaten bunu Öcalan'ın
kendisi pek çok kez, aklı olanın anlayacağı biçimde itiraf etti. PKK
içindeki diğer bazı ajanlar, derin devlet adamları ise çeşitli Kürt
çevrelerince ve bizzat PKK'dan ayrılanlarca, inanılır kanıtları,
delilleriyle deşifre edildiler. Bunlara hiçbir şey olmadı. Onlar bugün de
PKK içinde aktifler ve etkin konumdalar.

Ama Murat Karayılan'la ilgili bugüne kadar böyle bir iddiada bulunmadım. PKK
içinde ve silahlı örgütte bulunduğu konuma rağmen onu ve bazı başkalarını
ajan diye suçlamadım. Yeterince kanıt yokken kimsenin günahına girmem.
Onların her şeye rağmen yurtsever duygular taşıdığını düşündüm ve
kendilerini ulu orta suçlamadım. Ama belli ki ajan olmamak yetmiyor. Bunlar
aynen, kimi Türk subayları gibi, sonunda "devlet politikası"nı (PKK üye ve
yöneticileri bakımından örgüt politikasını) hayata geçirmekteler. O politika
ise ne yazık ki "olağanüstü güçlere sahip Serok" tarafından değil,
Genelkurmay tarafından tespit ediliyor. Öyle olunca da Murat Karayılan
gibilerin yapabilecekleri fazla bir şey yok. Sonuçta o bir emir kulu.
Nitekim bana saldırma işini de, Karasu yetmemiş ki, bu kez ona vermişler.

Bu durum elbet Karayılan'ı sorumluluktan kurtarmıyor. Üstelik böylesine
yalan, iftira, küfür dolu bir beyanın altına imza atmakla düzeyinin
düşüklüğünü de göstermiş oluyor.

PKK kendisi, 1970'li yıllarda, derin devlet ürünü bir provoksyon örgütü
olarak ortaya çıkmışken, ilk işi bizi ve diğer Kürt örgütlerini sömürgeci
rejime işbirlikçilikle suçlamak oldu. Bir MİT ajanı olarak Kürt siyasetine
sokulan Öcalan ve adamları, başkalarını ajanlık ve hainlikle suçlayarak
kamuoyunda tam bir bilgi kirliliği ve güdümlü eylemlerine, cürümlerine
gerekçe yaratmaya çalıştılar. Öcalan, yukarda da değindiğim gibi, bunu örgüt
içinde de sürdürdü ve Bekaa ile Kürdistan dağlarını, örgüte güvenip temiz
duygularla kendilerine katılmış pek çok Kürt genci için infaz yerine,
mezarlığa çevirdi.

Karayılan da aynı yönteme başvuruyor, PKK'yi eleştiren ve görüşleri medyaya
yansıyan pek çok Kürt aydınını ve yurtseverini "özel savaşın" adamı ve ajan
olmakla suçluyor. Özel olarak da benim adımı veriyor. Besbelli buna kargalar
güler. Oysa kimin Türk derin devletinin özel savaşına hizmet ettiği, bundan
da öte, eski adı Kontrgerilla" olan Özel Harp Dairesi'nce yönlendirildiği
son derece açık. Son dönemdeki eylemleriyle PKK artık yüzündeki maskeyi
tümüyle sıyırıp atarak statükonun tam gaz hizmetinde olduğunu göstermedi mi?
Karakol baskınlarının şike eylem, danışıklı döğüş olduğunu artık çocuklar
bile öğrendi. Reşadiye, Dörtyol eylemleri JİTEM ve Ergenekon eylemleri iken,
PKK gönüllü olarak üstlendi. Büyük ihtimalle daha önceki İskenderun ve
Ciwarek (Yayladere) eylemleri de öyleydi.

Son dönemde sıkışan Ergenekon ve Genelkurmay, PKK eylemleriyle durumu
tersine çevirmek için canhıraş bir çaba içinde. PKK ise istenilen yönde
eylem yapmakla kalmıyor, JİTEM'in yaptığı eylemleri bile üstleniyor. İşi
Genelkurmay'ın masumiyetini savunmaya, yani sözde savaştığı militarist
odağın avukatlığını yapmaya kadar vardırıyor.

Böyle bir durumda bazı Kürt aydınlarının yaptığı, Kürt halkına tam bir
ihanet olan bu politikayı eleştirmek, kamuoyunu tuzaklar karşısında
uyarmaktır. Ama belli ki PKK şefleri bu kadarına bile tahammül edemiyorlar.
Ergenekon'un bir işaretiyle bize karşı saldırıya geçiyorlar. Hem suçlu, hem
güçlü pozundalar.

Karayılan benim PKK'ya "100 özel savaş elemanının veremiyeceği zararı otuz
yıldan beri verdiğimi" ileri sürmektedir. Bunu nasıl yapıyorum? Görüşlerimi
söyleyip yazarak!..

Peki ben PKK'yı 30 yıldan beri boşuna mı eleştiriyorum? PKK ortaya çıktığı
gün, partimiz PSK dahil, sahnedeki tüm Kürt yurtsever ve devrimci
örgütlerine savaş ilan etti, bizi yok etmeye çalıştı. Bu tam da sömürgeci
rejimin istediği şeydi. PKK darbe öncesi, MHP ve benzeri örgütlerle birlikte
ortamı ve Kürt hareketini terörize etti. Bu tam da12 Eylül faşist cuntasının
istediği şeydi. PKK daha sonra kadrolarının bir bölümünü Suriye'ye geçirdi
ve Suriye'nin denetimine girdi. 1984 yılında Suriye güdümlü silahlı eylemi
başlattı. Türk rejimi de bundan yararlanıp Kürdistan'a karşı düşündüğü planı
hayata geçirdi; 4-5 bin köyü yakıp yıktı, milyonlarca insanı sürdü,
Kürdistan'ın kırsal alanlarını boşalttı. Bununla ve 17.000 faili meçhul
cinayetle Kürt aydınlarını ve demokrasi güçlerini sindirdi.

Sonuçta PKK'nın yaptığı, bu zamansız ve güdümlü savaşla Küdistan'ı kurtarmak
değil, Kürt devrimine düşük yaptırmak oldu.

Ya 1980'li yıllarda, Avrupa'da bize ve öteki yurtsever güçlere karşı
yürütülen terör; Newroz baskınları, cinayetler, dernek yakmalar?.. Ya
1990'lı yıllarda güneyli Kürtlere karşı yürütülen savaşlar?.. Bütün bunlar
ne içindi, kimin hesabınaydı?..

Bütün bunlara karşı susmak mümkün müydü?

Evet ben başından beri tüm bunları söyledim, yazdım; PKK'nin kötülüklerine
karşı Kürt halkını ve dostlarımızı uyarmaya çalıştım. "Bu halk savaşı değil,
halka karşı bir savaş" dedim. Ayrıca, Kürdistan'ı bölüşmüş Suriye, İran ve
Irak yönetimlerinin desteğiyle, onların güdümünde, istense bile Kürdistan'ın
kurtarılamıyacağını söyledim. Öcalan ve PKK ile ilgili tahminim şuydu:
Suriye günü gelir de PKK ile işi biter, ya da sıkışırsa desteğini çeker;
Öcalan'ı ya kendi eliyle öldürür, ya Türkiye'ye teslim eder, ya da sınırdışı
eder. Bu üçüncüsü gerçekleşti.

Peki Öcalan sınırdışı edilip, sığınacak ülke bulamayıp yakalandıktan sonra
olup biten ne? Daha ilk saatten itibaren "Anam da Türk, fırsat verilirse
hizmete hazırım, yukardakilere söyleyin, onlar bilirler..." lafları ne?..

Öcalan duruşmaya çıktığında, onlarca kameranın önünde, "Yaptıklarımdan
pişmanım, yanlış yaptım, fırsat verin yanlışımı düzelteyim. Ben bir hiç
olabilirim, beş para etmez biri olabilirim, ama bu halk bana inanmış; ancak
ben PKK'yı dağdan indirebilirim. Ne istiyorsanız onu yapayım!.." lafları
ne?..

Benimle ilgili "namus ve vicdanı olsaydı" diyecek kadar ağzını bozan,
terbiyesizleşen Karayılan, Seroku'nun bu sözlerine ne diyor? Bunlar yüz
kızarcıtı değil mi? Karayılan serokunu yere göğe koymazken kimin ve neyin
ardından gittiğinin farkında değil mi?

Peki daha sonra, PKK, bu "hizmetteki Serok"un, "güneş"in yönlendirmesiyle
yıllar yılı savunur göründüğü bağımsız Kürdistan talebiyle birlikte,
federasyonu ve otonomiyi bile "ilkellik" sayıp reddederken, "demokratik
cumhuriyet" adı altında üniter devleti ve Kemalizmi savunur hale gelirken
Karayılan ve arkadaşları ne yaptılar? Bu tam bir teslimiyet değil miydi.

Bütün bunların "namus ve vicdanla" bağdaşır yanı var mı?..

Madem böyle bir politikaya yöneldiniz, programınızı terk ettiniz, adınızı
bıraktınız ve "resmi dil yine Türkçe, bayrak yine Türk bayrağı olsun"
diyorsunuz, o zaman bu savaş neyin nesi? O zaman kendin ne diye o dağlarda
duruyorsun, o kadar genç insanı neden orada tutuyorsun?

Bu saaten sonra savaşın sadace Türk derin devletine, Türk militarizmine,
değişim, barış, diğer bir deyişle çözüm karşıtı statükocu güçlere
yaradığının farkında değil misiniz?

Evet tam da budur. Ne yazık ki siz şu anda yaptıklarınızla Türk
militarizminin, Ergenekoncuların, cuntacıların yanında ve hizmetindesiniz.

Türk militarizmi ile Siyam İkizi gibisiniz!

İşte ben halka bu gerçeği söyleyenlerden biriyim. Ama belli ki bu
gerçeklerin söylenmesi sizi çok ürkütüyor. Bunlar küçük bir sitede yazılsa,
küçük bir toplantıda söylense önem taşımaz, fazla aldırmazsınız. Ama
yüzbinlerce, milyonlarca kişinin ulaşabileceği gazete ve televizyonlara
yansıyınca işte bu ödünüzü koparıyor. Halk gerçekleri öğrenecek diye çılgına
dönüyorsunuz.

Ama derdinizin çaresi yoktur; halk gerçekleri öğrenecek ve öğreniyor.

Bir de, "Biz bu örgtü yerde bulmadık" deyip binlerce şehitten söz etmeniz,
tam da Türk Genelkurmayı'nın yaptığı şehit edebiyatına benziyor. Evet,
PKK'yı gerçek bir devrimci ve yurtsever örgüt sanarak, Kürdistan'ın
kurtuluşunu umarak size katılan ve bu uğurda hayatlarını yitiren o binlerce
genç Kürt oğullarına ve kızlarına ben de derin bir saygı duyuyorum.

Ama siz onları, köylerinden ve okullarından, bir bölümünü üniversitelerden
alıp hayatlarının baharında ölüm tarlasına sürerken "bağımsız Kürdistan"
sözü vermiştiniz. Şimdi ne yapmaktasınız? O insanların uğrunda seve seve
hayatlarını verdiği istemlere ne oldu? Şimdi onları ne için ölüme
yollamaktasınız?

Türk devleti de bu ülkenin yoksul gençlerini, Kürtlerin ve Türklerin
çocuklarını "memetçik" diye cepheye sürerken, ölüme yollarken aynı vatan ve
şehit edebiyatını yapıyor. Oysa onlar militarizmin çirkin amaçları için,
acımasızca kurban edilir gibi ölüme gönderiliyorlar ve aslında bu savaş
halka karşı bir savaş.

Sizin de savaşınızın halk için olmadığını daha baştan biliyorduk ve
söyledik. Gelinen durum ise bunu çok açık biçimde gösteriyor. Şu anda bu
savaşta Türk militarizminin bir partneri durumundasınız.

Bu Kürt halkı için trajik bir durum, bir kurt kapanı.

Karayılan, dağlarda 25 yıldır süregelen mücadelesinden söz ediyor ve benim
için "yüreği varsa gelsin burada 24 saat kalsın" diyor. Benim örgütüm eğer
zamanında gerilla mücadelesi verseydi gelip orada kalır mıydım, kalmaz
mıydım, bunu tartışmak spekülasyon olur; çünkü böyle bir savaşa girmedik.
Ama o dağlara savaş boyunca hiç gelmedim değil. 1981'de partizan savaşının
bütün gücüyle sürdüğü İran ve Irak Kürdistanı sınır boylarında iki ay
kaldım. 1992'de Kandil'de, peşmergenin yaşam koşullarında yaklaşık bir ay
geçirdim. 1993-94'te ise Güney Kürdistan'da bir grup arkadaşımla birlikte 10
ay kaldım. Dönüşte Dicle üzerinde geceleyin Türk askerinin kurduğu pusuya
düştük ve ölümden döndük.

Ama sen bu soruyu neden Serok'una sormuyorsun? O savaşın başladığı 1984'ten
yakalandığı 1999 yılına kadar 15 yıl boyunca Kürdistan'a adım attı mı? İnsan
Kürdistan'daki gerilla savaşını Şam ve Bekaa'dan mı yönetir? Hatta
Suriye'den çıkarıldıktan sonra neden Kürdistan'a, arkadaşlarının yanına
gelmedi? Sığınacak hiçbir yer bulamazken aklına neden Kürdistan dağları
gelmedi? Köylü ve eğitimsiz bacısı bile bunu akıl edip, "Abimin yeri
Kürdistan dağları idi, onun Avrupa'da işi ne?" dediğinde, neden "Bu ahmak
kadın ne söylüyor!" deyip onu tersledi?..

Karayılan da eleştiriler karşısında, yalanın, tehditin yanı sıra,
arkasındaki kalabalığa bakıp "benim bir gücüm olmadığına" dair beylik
laflara sığınıyor, "yalnız olduğumdan" söz ediyor. Evet arkamda böyle bir
kalabalık yok; askeri gücüm, emrimde televizyonum, para kaynağı şirketlerim
ve "Beyaz" ipek yollarım yok; ama boşuna yürek soğutmayın, yalnız değilim.
Çok sevenim, dostlarım var. Kürtlerin içinde de Türklerin içinde de, hatta
başka halklardan da. Kendi siyasi hayatımla, kişiliğimle, ne yapıp ne
yapamadığımla ilgili konuşmak bana düşmez; ama her şey bir yana, aynı
zamanda 60 tane eser vermiş (basılmamış kitap ve yazılarımı saymıyorum) bir
şair ve yazarım. Kürtçe dörtlüklerimin değerini bile, senin gibi
kaçakçılıktan gelip Kandil dağında "Yedi Sekiz Hasan Paşa" olmuşlar bilmese
de, bilen bilir.

Sen binlerce yıl önce bir Latin şairinin, Mısır'ı yöneten Romalı komutan
için yazdığı şiiri bilir misin? Şair Mısır'ı yöneten komutanın gücünden,
sahip olduğu geniş topraklardan, sürülerden, altınlardan söz ettikten sonra
şöyle der:

"Her isteyen senin gibi olabilir,
Ama taş çatlasa benim gibi olamazsın!"

Bay Karayılan, sen o dağlarda, emrindeki silahlı adamlara, iç ve dış
kamuoyundaki ilgiye bakıp kendini şimdi bir kral, "dünyaya hükümdar"
sanıyorsun. Ama senin ve senin durumundakilerin geleceğiniz nedir? Gerçekte
bir iradeniz ve bir geleceğiniz olmadığının farkında değil misin? Sizin
politika ve eylemlerinize yön veren ağın İmralı'ya, oradan da Genelkurmay'ın
Özel Harp Dairesi'nin kozmik odalarına uzandığını bilmez misin?

Sizin için başından beri ipler başkalarının elinde idi ve şimdi de öyle.

Düştüğünüz acı ve utanç verici duruma rağmen size alkış çalan ve güce
tapınan müritlere ve fırsatçılara bakmayın siz, acaba tarih sizinle ilgili
ne diyecek?..

Sizin kaderiniz Türk militarizminin ve asıl olarak da Özel Harp Dairesi'nin
kaderine bağlıdır. Size artık ihtiyaç duyulmadığı zaman aynen Hizbullah gibi
defterinizin dürüleceği ve o aşamadan sonra o dağlarda barınamıyacağınız
belli değil midir? Öcalan'ın kaçınılmaz serüvenini öğrenmek için yirmi yıl
gerekti. Acaba sizin de kaçınılmaz sonunuzu görmek için kaç yıl beklemek
gerekiyor?

Ama bu kadar süreceğini sanmıyorum, çoğu gitti azı kaldı; sizin için zaman
daralıyor.

Son olarak size tavsiyem, şunun bunun elinde daha fazla araç olmadan, Kürt
halkının mücadelesine daha çok zarar vermeden o dağlardan inmeniz ve siyasal
mücadeleye tümüyle yolu açmanızdır. Silahları Güney Kürdistan yönetimine
bırakırsanız Türkiye hapishanelerine girme riskiniz de olmaz. Böylece Türk
militarizminin, statükocu güçlerin elindeki en önemli silahı, terör
demagojisini de almış, barışçı bir çözüme yolu açmış olursunuz.

Bu da, bu kadar kötülükten sonra belki Kürt halkına yaptığınız tek iyilik
olacak.

--------------------------------------

Yazıya ek: ANF denen ve Türk derin devleti elemanlarınca yönetildiğine kuşku
duymadığım bu ajansın 7 Ağustos tarihli söz konusu haberinde, "Yolsuzluk
iddiaları nedeniyle PSK Genel Sekreterliği'nden ayrıldığım" söyleniyor. Bu
kuyruklu yalan daha önce de ANF'nin bir haber-yorumunda ileri sürülmüş,
Partim, yayımladığı açıklama ile bunu derhal yalanlamıştı. Ama ANF aynı
yalanı tekrarlamakta bir beis görmüyor. Herhalde herkes PSK'nin açıklamasını
okumamıştır diye düşünüyor ve piyasaya yalan sürmeye devam ediyor.

Kamuoyu benim PSK Genel Sekreterliği'nden, şahsıma ilişkin hiçbir sorun
yokken, örgüt ve kongre bir bütün halinde benim genel sekreterliği
sürdürmemi isterken, kendi tercihimle ayrıldığımı bilir. Kongre, ısrarım
karşısında bunu kabul edince de oybirliği ile alınan kararla bana teşekkür
etti ve bir demet çiçek verdi. Benim için milyonlardan da değerli olan bu
güven ve sevgiydi.

Ölünceye kadar postu bırakmaya niyeti olmayan bir diktatör tarafından, adam
yerine konmadan yönetilmeye alışık olanlar bunu anlayamazlar. Onlar herkesi
kendileri gibi bilirler. Ama Apocular bu olayda kanımca, gerçeği
bilmedikleri için değil, bile bile çarpıtıyorlar. Yalan ve iftira onların
baştan beri kullandıkları bir yöntemdir. Çamur at izi kalır derler. Bu
Hitler'in propaganda bakanı Göbbels'ten miras kalmış bir yöntemdir ve
Türkiye'nin sömürgeci-faşist çevrelerinden PKK'ya geçmiştir.

Ama bir örgüt, böylesine yalan, iftira ve küfürden medet umacak hale
gelmişse, o artık iflah olmaz.

11 Ağustos 2010

http://www.nasname.com/tr/7502.html

-- 
-  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane grubeke 
ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u ramanen 
xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen reshkirine 
qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji teze hin 
dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Diwanxane; en genis katilimli, ozgur Kurd mail grubu. Her yazinin hukuki 
sorumlulugu yazarina aittir. Kurd milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her 
millete saygili olan bu BAGIMSIZ grupta ideolojik kaba propagandalara sicak 
bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz 
mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara oncelik taninir. MODERATORLER: Serger 
Barî, Xanim Rojda, Mihemed Rojbin ANA SAYFAMIZ: 
http://groups.google.com.tr/group/diwanxane

Cevap