Yakub Aslan
Kur'an'ın çokça vurgu yaptığı adalet, insanlığın ortak değeri
olarak evrensel normlarla açıklanır. Kavram olarak, her mekân, zaman
ve zihinde aynı anlamı ifade etse de uygulamada farklı neticeler
verdiği bilinen bir gerçektir. Teori ve uygulamalardaki kişisel
tasarruflar, adaletin farklı versiyonlarının türemesini sağlamıştır.
Bir yerde, özgürlük, egemenlik, fıtri özelliklerin korunması, eşitlik
ve adalet ruhunun ayakta tutulması şeklinde algılanıyorken ve bunun
adı hak/adalet iken başka bir yerde, hakkın/adaletin karşıtı olarak
algılanabilmektedir. Sosyal alanda adaleti engelleyen unsur/güç,
bilinçli ideolojik sivrilikler olabileceği gibi, sosyal cehalet de
olabilir. Kendisini adalet bağlısı olarak görenler, ölü ve geleneksel
olmayan diri bir bilinçle hareket etmelerinin gerektiğini; egemen
statükodan, alışıla gelen değerlerden, sonlu-sınırlı olandan
sakınarak, erdemin ateşli sözleriyle cehaletin/zulmün kara çadırını
yırtıp yakmak misyonuna sahip olduğunu unuttuğu zaman, bu cehalet daha
fazla katmerleşmiştir. Çağımızın en büyük bedbahtlığı adalet
taliplilerinin, sosyal cehalete karşı sahip olduğu mücadele misyonunu
unutması, ihmal etmesi, umursamaması, erozyona uğratması, değerlerini
çıkara dönüştürmesi, sosyal gelişmeler karşısında pragmatist ironiler
üretmesi ve bunların ışığında yoz, ilgisiz, oportünist bir duruş
sergilemesiyle ortaya çıkmaktadır. Adaletin savunucuları sosyal
gerçekleri yeterince analiz etmeden, parçacı yaklaşımlarla, kulaktan
dolma fikirlerle gerçekleri tarif etmeye çalıştığında, sahici bir
sonuca varamaz ve çaresizlik/ beceriksizliğinin acısını, olayları
doğru anlama ve anlatma çabasında olan insanları karalamak
kolaycılığıyla telafi etmeye çalışır. Pratiklerde yaşandığı gibi. Oysa
her sosyal olguda, alışıla gelen geleneksel tavırların dışında yeni
düşünceler üretebilen yenilenme merkezleri, farklı modeller ve
düşünceler üretebilen adalet savunucuları olmalıdır. Bu misyonu
taşıyanlar korkmadan, içten pazarlıklara sapmadan, gerçeğin üstünü
örtmeden, başka kişiliklerde kendilerini gizlemeden toplumun önüne
çıkma ruhunu diri tutmalıdırlar. İmtihan gerçeğinin temsil ettiği bu
ruh, toplumsal modeldeki felsefe, ahlak, ideoloji ve pratiksel
gerçekliği güçlendirmek, üretken olmak zorundadır; bunun pratiğe
yansıtılması ile misyonunu yerine getirmiş olur.
Dürüst aydınların, entelektüellerin, kanaat önderlerinin ve adil
kişiliklerin en başta gelen görevlerinin bu olduğunu düşünüyorum. Her
toplumun erdemlileri kendi orijin ve özgün değer skalasına
yaslanarak, olaylara adil bakış açıları geliştiren modelleri inşa
ederek, topluma çözüm olarak sunabilmelidirler. Bu model inşası
hareketi, o toplumun sahih bir duruş sergilemesini sağlamalı, adalet
ve eşitlik temellerinin bu sahihlik üzere inşa edilmesi için gerekli
argümanları, ideolojiyi, teoriyi ve hayata yansıyan pratikleri
üretebilmelidir.
Erdemli bir duruş sergilendiğini, vitrinde görünen öncülerin,
entelektüel birikim sahibi olanların toplumu şekillendirme, dönüştürme
ve yenileme alanında gerekli çabayı gösterdiğini söylemek zordur.
Çünkü bu alan beli sebeplerden dolayı çoraklaştırılmıştır. Daha iyi
anlaşılması için basit bir örnek, Şiwan Perver, Mehmet Metiner,
İbrahim Miroğlu veya benzerlerine yönelik PKK'nin belli-belirsiz
tehditleri konusunda, tek cephe halinde saldırı/savunma yapılmasının
iyi niyetli olduğuna, bir topluma olan öfkelerinden dolayı adaletli
davrandıklarına veya bunlara olan sevgilerini beyan ettiklerine kimse
inanmaz. PKK'nin bir örgüt ahlakıyla/yasasıyla hareket ettiğini
bilmeyen mi var? Hayır! Devlet değil de örgüt olmanın özelliğidir bu.
Örgütlerin özünde belirgin esaslar olmakla birlikte, yasal bir
sınırlama sözkonusu olmaz. Adaletin, özgürlüklerin ve insan haklarının
sınırının bir sorumlu/konsey/istişare birimi tarafından belirlendiğini
herkes iyi biliyor. Silahların vesayeti altındaki bir örgütün alan
hakimiyetini sağlamak için bundan farklı bir yöntem uygulaması da
beklenemez. Bu sadece PKK için geçerli değil. Başka örgütler de eline
silah aldıkları zaman aynı yönteme başvurmakta ve toplumda adaleti
icra misyonunun yerine "ya bendensin ya da düşmansın!" mantığıyla
hareket etmektedirler. Geçmişte yaşanan örnekleri, -her yerde
karşımıza çıksa bile- burada zikretmeye gerek yok herhalde. O dehşet
verici günleri unutmak veya unutturmak bizi arındırmıyor, ancak henüz
bile zihnimizin üzerindeki örtüyü kaldırmaya muktedir olamadığımız
ortada. O anların muhasebesini yapabilirsek, geçmişteki tarihi
yanılgıyı bugün savunarak ayakta durmaya çalışma çabaları, acizliği
sergilemeyiz. Bugün savunduklarımızı geçmişte mutlak doğru şeklinde
kabullendiğimizden taraf olmamızı da bu çerçeve içerisinde yaşama
aksettirdik.
Bugün Sıffin, Cemel ve benzeri olaylarda yaşanan tarihi hataları
(önümüze konan saltanat kaynaklı belirsiz manialara rağmen)
okuyabiliyoruz. Daha sonrasında da bunun örnekleri var... Bugün tarihte
kalmış olayların doğrusunu, yanlışını anlama imkanımız var. Savaş
meydanlarında olanların aynı şansa sahip oldukları söylenemez. Savaşın
içerisinde olanlar Müslümanların kanını akıtırken bile bahaneleri
vardı, yaptıkları işkencelerden, cinayetlerden dolayı gurur
duyuyorlardı ve belki de hiçbir zaman pişman olmaları gerektiğini
anlayamadılar, deklere etmediler; edemeyeceklerdir de. Bunu yaptıkları
an kendi sonlarını da ilan etmiş olacaklardır. Gururları, bu
şeffaflığa meydan vermese de bugün onların gelenekleriyle
geliştirdikleri teo-sentrik, literalist paradigmanın hayata yansıttığı
travmatik bir sürecin bütün koordinatlarını daha doğru bir şekilde
anlayabiliyoruz ve bununla günümüzde yaşadıklarımızın ne anlam
taşıdığını tahmin edebiliyoruz. Bunları hatırlamak aslında arınmaların
kapılarını yüzümüze açıyor, farkına varmıyoruz. Tedirginlik ve korku
verse bile bunlarla yüzleşmek zorundayız. Tedirginlik duyduğumuzda
ilgisiz ve umursamaz olmayız. Bizi zulmete boğan cehalet çadırını
parçaladığımızda, geleceğe ümitle bakabilecek ve yeniden aynı hataları
yaşamamak için hakikatin kendisi olmayan roteriğimizden kopmuş
olacağız. Doğru olan budur. Hakikat, genele ulaşan haliyle hakikattir;
kendi üretimimiz olan hakikat hakikat olmaz, ancak onun yorumu,
bilgisi ve ayrıntısı olur. Geçmişte geleneksel bir düşünce kümelenmesi
içerisinde olanların dağılmaması, ayakta durması için farklı modeller
üretildi ve kemiyeti ifade eden bu pragmatik oluşumu eleştirenlere
tahammül edilmedi. Tedirginlik ve korkular çoğu zaman bu özeleştiri ve
muhasebeye de izin vermeyen kaosları doğurmuştur. Bu aklın yanlış
olduğunu bugün daha iyi görebiliyoruz. Bu pragmatik duruşu
eleştirdiğimizde, kökten reddetme konumuna düştüğümüz gibi bir
savunmaya sarılma acizliğinin etkisiz kaldığı an, pusulasız
ideolojilere ve çürüme jargonuna karşı duyulan öfkenin toplumda
direnişe dönüştüğünü görme imkanı oluşacaktır. Geçmişte ibret alınacak
bir süreçten geçtiğimiz ve o günlere özenmemek gerektiği bilgisi nefs
muhasebesi kavramının içinden çıkarılmış olduğundan, bugün adalet ile
adaletsizliğin aynı şeyler olduğu yanılgısı yaşanıyor. Dolayısıyla
aynı yanılgıyı yaşamamızı engelleyecek geçmişle gelecek arasındaki
irtibat, tamamen ayrıştırılarak koparılmaya çalışılmaktadır. Rafine
olmuş, daha ileri bir konumu yakalamış ve bugüne kadar edindiğimiz
kazanımlar üzerinde yeni kazanımların önünü açan, hızla gelişmeye yol
açacak samimi, dürüst, önyargısız, asabiyetsiz modellerin bizi içinde
kitlendiğimiz handikaptan kurtaracağına eminim. Yeterki samimi, adil
olalım.
Şiwan, Metiner ve Miroğlu gibi şahsiyetler rejimin yeminli
düşmanları olmasına rağmen neden en üst düzeyde savunuluyorlar ve
varlıklarını PKK'ye düşmanlık üzerinden sürdürmeye çalışan çevreler
timsah gözyaşları döküyorlar? Başbakan, yıllarcadır sürgünde varlığını
korumaya çalışan "Ülke kuşatma altındayken, Türk kardeşlerimiz bizi
yardıma çağırdılar, savaş bitince biz kardeşler halinde yaşayacağız
demelerine rağmen savaştan hemen sonra 'tek dil, tek devlet, tek
millet' demeye başlayarak bizi inkar ettiler" şeklindeki sitemiyle
Erdoğan'dan farklı düşündüğünü dillendiren Şiwan Perver'in şiirlerini
okuyor, onu savunuyor ve onun sanatından dem vuruyor. Halkın büyük
çoğunluğunun oyunu alan Erdoğan'ın, olayın künhüne varıp gerçekten
yana tavır koyacak bir misyona sahip olduğunu düşünenler, nasıl bir
tuzağa düştüklerinin farkında olmayanlardır. Kürtlerin hak talepleri
karşısında hiçbir misyonu yoktur, icat ettiği yöntemler de tamamen
oyalamaya ve uyutmaya yöneliktir; o da tıpkı Erbakan gibi kendisine
büyük avantajlar sağlayan Kürt kartını iyi değerlendiremeyip, belirli
çözümler üretemediği gibi ulusalcılarla ittifak halinde hareket etmeyi
tercih etmiştir. Irkçılığın vahşi saldırılarına rağmen haklı
taleplerini dile getirenleri dışladı, mahkum etti. Talepleri öteledi.
Tıpkı kendileriyle birlikte hareket eden Kürt orijinli solculara, Türk
solunun "siz revizyonistsiniz, faşistsiniz enternasyonal bir mesaj
taşıyan sol hareketin içerisine halkların taleplerini sokarak
milliyetçilik yapıyorsunuz. Halbuki sabrederseniz ve dünya
enternasyonal proletarya hükümeti kurulduğu zaman bütün halklar
özgürlüklerini kazanacaklardır!" diyerek onları dışlamaları ve çoğu
yerde "halk mahkemeleri" kurarak onları ölüme mahkum etmeleri gibi.
Kendileri için erteleme ve ötekileştirme politikalarına tahammülleri
yokken, başkalarını buna mahkum etmeyi meşrulaştırmaya çalıştılar.
Erdoğan'ın ortaya koymuş olduğu siyasi koordinatlardan, sorunu çözecek
bir vizyona sahip olmadığını ve egemenlerin paranoyak bir politika
izlediğini rahatlıkla görebiliriz. Peki, bütün bu yapılanlar Şiwan'a
olan sevgilerinin ibrazı veya PKK'nin başkalarını tehdit etmesi
karşısında gösterilen samimi refleksler olarak mı ortaya çıkıyor?
Böyle olmadığını hepimiz iyi biliyoruz. Şu anda, ağır bedellere, köy
yakmalarına, cinayetlere, faili meçhullere, zindanlardaki binlerce
tutukluya, yurt dışındaki on binlerce siyasi mülteciye rağmen ayakta
durabilen ve sistemin zahiren geri adım atmasına veya daha önce
"kırmızıçizgilerimdir" dediği mevziden geri çekilmesine yol açan, bir
örgütün elde etmiş olduğu kazanımlar sözkonusudur. Sistem, kendisine
bu tavizleri verdiren örgütten kurtulup yeniden eski mevzilerini elde
etmeye çalışıyor. PKK'nin doldurmuş olduğu alanın boş kalması için
bütün imkanlarını seferber ediyor. En azından, halkın nefret etmesi
için her türlü tuzaklarla dolu zemini hazırlıyor. Halkın malına zarar
verilmesi, şiddet, korku, ekonomiyi felç eden kepenk kapatmaları,
terör, cinayet gibi... Derin devletin her alana el atması ve toplum
mühendislerinin ürünü olan eylemleri gibi.
Eminim birileri, "yoksa bunun suçunu da mı sisteme yıkacaksın?"
türünde martaval okumaya başladı bile. Evet, Türkiye'deki bütün
kötülüklerin, suçların, cinayetlerin tek müsebbibi sistemdir. Eğer
sistem, inkâr, yok etme veya bölücülük, ırkçılık yapmasaydı bugün
yaşamış olduklarımızın hiç biri yaşanmayacaktı. Sistem sebep, bu
olanlar da sonuçtur. Bütün cinayetler, zulümler, sapmalar, ölüm
tarlalarını oluşturan vahşilikler, gencecik insanların basit
sebeplerle hunharca öldürülmesi, parçalanmışlıklar, kamplaşmalar,
ulusal asabiyetler, ahlaksızlıklar ve ülkenin bütün çirkinlikleri
sistemin hayata yansıtmış olduğu sebeplerin sonuçlarıdır. Sonucun
kaynağı ırkçı zihniyetin hazırlamış olduğu kirli politikalardır.
Sebeple sonuç birbirine karıştırıldığı zaman felaket oluyor.
Sistem ve bu oyunun farkında olmayan statükocu çevreler,
siyasal Kürt bilincinin önderliğini yapan PKK'nin tasfiye edilmesini
istiyorlar. Bundan dolayı, Fethullahçı, İslamcı, Nurcu, AKP'ci,
liberal, tüccar, korucu, itirafçı, farklı siyasal Kürt jargonları,
zihin bulandırma gönüllü toplum mühendisleri, MHP'den tut ta CHP'ye
kadar değişik yelpazede tercihler ortaya koyan Kürtleri, bu
parçalanmışlıktan dolayı yargılamak ve onları bu hale getiren
sebepleri görmezlikten gelmek, sadece varlığını karşıtının
düşmanlığına bağlamaktan veya temsiliyette boşalan yere kendisinin
oturmak istemesinden kaynaklanan tarihi yanılgının dışa yansıyan
anlayışıdır. Sosyal ve toplumsal sorunları çözme yolundaki
paradigmaya derinlik kazandırılmasına karşı çıkan jakoben bir
anlayışın, sonucu geliştiren mekanizmanın daha da güçlenmesine
yardımcı çabaları olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu davranışın adalet
olarak kabul edilmesi mümkün değil. Adalet ve ahlak insanlığın ortak
paydasıdır. Zulmün son bulmasını, adaletin hakim olmasını bütün
insanlık arzu eder. Bunca acıyı yaşamış ülkeyi yaşanabilir hale
getirmek için, suçlular cezasız kalmamalı, yargı karşısında derin
aristokratik sınıf muaf tutulmamalı, zayıflar cezalandırılırken
güçlüler cezaya uğramamanın garantisine sahip olmamalı, yargı ayrım
gözetmeden adaletin icra edilmesine çalışmalıdır. Adaleti, ahlakı,
mazlumdan taraf olmayı ve Allah'a gerektiği gibi kulluk etmeyi
gerçekleştirecek prensiplere riayet etmek Müslüman olmanın olmazsa
olmaz temel şartlarındandır.
Şiwan veya Metiner bu ülkenin siyasi mücadelede, katkıları,
çabaları olan değerli insanlardan birkaçıdır. Düşüncelerini,
pratiklerini kabul edelim veya etmeyelim. Onları tehdit etmek, akıl
ürünü değildir. Ancak, kendisini hiçbir yasa ve kuralla sınırlamayan
örgütsel yapılanmalardan bundan farklı bir beklenti de doğru değil.
Uluslararası ve iç yasalara rağmen devletlerin neler yaptığını ve
yapmaya namzet olduklarını iyi biliyoruz. Ancak, devletin veya PKK
karşıtlarının bunları savunmaları ahlaki değil. Siyasal ve sosyal
alandaki en büyük ahlaksızlıktır. Kendi varlıklarını Kürt siyasal
hareketinin karşıtlığına endeksli olmaya bağlayanların bu düşünceden
gelmiş insanları savunması, sahiplenmesi veya timsah gözyaşları
dökmeleri sadece ahlaksızlıkla ifade edilebilinir. Onlar
sahiplenmesin, sivil tepki gösterilmesin, toplumsal baskı
oluşturulmasın demiyorum. Daha fazlası da yapılsın. Ancak bunu
yapanların hangi niyetlerle bu gözyaşlarını döktüklerini iyi
bildiğimizi, bilmelerini isterim.
Mazlum Kürt halkı kirli veya kanlı bir süreçten geçtikten
sonra beli kazanımlar elde etmişler ve dikkat edilirse bu sadece
siyasal bir mücadele neticesinde olmamıştır. Silaha ve ağır bedellere
rağmen sistemin neler yaptığını, yapabileceğini ve yapmak
istediklerini bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Ve bugün bu gücün
neticesinde sistem vermiş olduğu tavizlerden vazgeçmiyor. Bunun yerine
PKK ve BDP'nin Kürtlerin tamamının temsilcisi olmadığı ve silahlı
gücün tasfiye edilmesi projesi ortaya atılıyor ve bunun samimi bir
çıkış olduğu argümanıyla PKK ve BDP dışında kalanlar hummalı bir
çalışma içerisine giriyorlar. Her sözünün başında "Tek millet, tek
devlet, tek bayrak, tek dil..." diyen ve sistemin temellerini daha da
sağlamlaştırmak için muhafazakar kesimi seferber eden başbakan, "PKK
dışında kalanlar hemen güçlerini göstersinler ve Kürtlerin
temsiliyetine soyunsunlar, müzakere masasında muhatap olma
gayretlerini sergilesinler" dediği an, toplumsal sorumlulukta kılları
kıpırdamayanlar sarı sivil toplum öbekleri şeklinde vitrine çıkmaya
başlıyorlar. PKK ve çevresindeki siyasal hareketin imha edilmesi
hepsinin arzusu, projeler bunun için hayata yansıyor. Görüldüğü
kadarıyla, sistem bu gücün imha edilmesi için uzun zamana yaydığı
projeleri hayata geçirmiştir. Yardıma ihtiyacı var, herhangi bir
modelleri olmamasına rağmen sağ olsunlar gönüllüler çok. Peki, PKK
tasfiye edilirse veya imha edilirse ne olur? Kadim bir imparatorluk
geleneğine sahip olan sistem, yeniden talepleri görmezlikten gelecek
ve herhangi bir güvencesi olmayan muhaliflerini imha etmekten
kaçınmayacaktır. Yeniden kendisine bağlı, kendi projelerinin
içerisinde dönüşmeyi, erimeyi içine sindirebilen cemaatlerin,
birliklerin, siyasal jargonların uydu haline gelmesi sağlanacak.
Vermek zorunda kaldığı hakları, özgürlükleri, itibarı yeniden
yozlaştıracak, temsiliyeti, muhataplığı sulandıracak ve egemenliğini
daha fazla pekiştirmek için bütün kirli yöntemleri devreye sokacaktır.
Bu gayeyle PKK muhaliflerini savunmayı kendisine vazife görmektedir.
İşte bu zihniyet, PKK'nın siyasallaşmak isteğine bile tahammül
edemiyor.
Demokratik Toplum Kongresinin, Türkiye'de akan kanın durması
için çözüm arayış çabalarının bir neticesi olan özerklik projesine
PKK'nın demokratik sürece katılım çabası olarak görebilmek olağanüstü
bir basiret gerektirmiyor. Bütün argümanlar bunu gösteriyor. Daha önce
silahtan başka bir dili olmayan PKK ilk kez kendi fikrini tartışmaya
açıyor, eleştirileri dinliyor ve Kürtlerin mazlumiyetini, onların da
belli hak sahibi olduklarını düşünen herkesi buna katılıma çağırıyor.
Niyet okumaların yerine, bu topraklarda kanın akmasını engelleyecek
her çabaya empatiyle bakmak adalete daha yakındır. Burada siyaset
yapmaya çalışan Ayhan Bilgen, Altan Tan veya benzerleri PKK'li mi
oldular? Ulusalcılığa mı savruldular? Ulusal bayrakları mı
yükseltiler? Bir kesimin samimi olmadan ortaya koyduğu tezlerin
doğruluğuna inandığı için, Kürtlerin mazlum olduğunu ve dolayısıyla
adalet ölçüsü içerisinde hareket edenlerin bu mazlumiyetin sona
erdirilmesinin çarelerini araması gerektiğine inandıklarını
pratiklerine yansıtıyorlar. PKK, hak, adalet ve özgürlük adına
İslamcıların yapması gereken mücadele modelini ele geçirmiştir, bu
süreçte yapılması gereken İslamcılığın daha sağlıklı bir duruşla, daha
sahici projelerle ve varlık ispatını PKK'nin düşmanlığı üzerinden
pazarlama ucuzluğuna sapmadan tarihi misyonunu yeniden kazanmanın
çarelerini aramak olmalıdır. Mazlumun hakkını savunmak, zulümlerin
müsebbibi cenahla sıcak diyaloglar içerisinde olmakla, pratiğine
empatiyle yaklaşmakla gerçekçilik/meşruluk kazanmaz. Pusulasız jakoben
ideolojilere ve çürüme jargonuna karşı duyulan öfke, samimi
teşebbüslere de kuşkuyla bakılmasının zeminini oluşturmuştur. Çıkış
noktası bu olduğundan, çözümler da gariptir, kabul edilir türden
değil. Yabancıdır. Kendisi değildir.
Ortaya konan tavır, yeni metot PKK'nin Kürt toplumunun
öncülüğünü, bizim elimizden kapmış olmasının verdiği kompleks veya PKK
endeksli belirsizlik refleksi olmamalıdır. Biz zalimin karşısında
durmalıyız. Mazlumun yanında yer almalıyız. Eğer dönüştürme,
değiştirme veya kendi doğrularımıza yönlendirici adil ve özgürlükçü
bir model ortaya koyabilirsek, o zaman sanal olmaktan kurtulmuş oluruz
ve toplumun dilini anlamaya, kullanmaya başlarız. Mazlumun taleplerini
ifade eden bu ortak dil, toplumsal hassasiyetleri gözeten bir dil
haline gelir. Sosyal olguyu, sosyal argümanlarla değerlendirmemiz
gerektiği yolundaki talebimizin anlamı budur. Mazluma empatiyle
yaklaşma toplumsal çatışmayı da öteler. Sosyalist dilin jargonunun
kullanıldığı bir mücadele, İslamcı aristokrasinin sahip olduğu
toplumsal mücadele alanlarına uyum sağlayamadığından kendi içinde de
büyük çelişkiler yaşamaktadır. Bu doğru. Ancak, zaman bunları
tartışmanın veya geçmişte işlenen suçların dosyalarını toplumun kendi
haklarını kazanması önünde bariyerler halinde ortaya konması zamanı
değildir. Dünyanın en zalim ve gaddar sisteminin vermiş olduğu
tavizler veya kazanılan özgürlükler ütopik teşebbüs ve söylemlerle
heder edilmemelidir. Şu da unutulmamalıdır, PKK'nin gücü imha olduğu
zaman sistem Kürtler konusunda gösterdiği özgürlükçü esnekliği ulus-
devlet kırmızı çizgisine geri çekecektir. Bunu bütün imparatorlukların
kadim geleneklerinden rahatlıkla okuyabiliriz. Hassas ve hassas olduğu
kadar tehlikeli bir süreçten geçiyoruz. Bizden başka hiç kimse de
bizim halimize yanmaz. Dökülen gözyaşları, başka maksatlar kokan
sahiplenmeler sanaldır. Dar çerçeveden gerçekleştirilen bu okuma
biçimi, tavrını ideolojik bir ritüel haline getirmeyi tercih etmiş ve
refleksif muhafazakarlık, ahlaki yetilerden çok 'düşman' ve ona dair
ne varsa redd ile karşı karşıya kaldığından, düşünme, sorgulama,
kendisi olma, analiz etme ve sahih olanı ikame etmekten çok bir
karşıtlık temelinde biçimlenmiş ve hayatın gerçek sorunlarına karşı
sahici, adalet eksenli ve makul çözümler üretmekten uzak kalmasına yol
açmıştır.
Zira bu yangın bizim evimizde ve belirli kesimler ısrarla
sesimizi kısmaya, bize kalıplar biçmeye çalışmaktan vazgeçmiyorlar.
Osmanlı imparatorluğunun günümüze yansıyan görüntüsü de, Kürtlerin
mazlumiyetinin ümmetin gündemine düşmesine engel oluyor. Dünyanın her
yerindeki kabile mücadeleleri bile bu gündeme düşerken, biz
düşemiyoruz. Ümmetin gündeminde "Çingeneler" bile var. Kürtler yok.
Birileri bizi gündemden formatlıyor. Oysa eskiden beri Kürdistan,
ümmetin ve İslam kardeşliğinin en köklü argümanlarını üretmiştir.
Dolayısıyla Kürdistan'ın entelektüel ve olgunlaşmamış aydınları bunu
iyi görmelidirler. "Kardeşim biz Kürtçü değiliz" kompleksinden
kurtulma özgüveni doğuracak, güçlü taktiksel reflekslerle siyaseti
yönlendirme ve zalimin yanından kopabilme ve "ırkçı Türk
Müslümanlardan çektiğimiz kadar, sistemden çekmedik!" serzenişlerine
son verme modelini şekillendirmenin zeminleri, adaletin ikame
edilmesine imkan oluşturacaktır. Tamamen bağımsız olmadan, hiçbir
sorunun çözülemeyeceği modeline kadar genişleyen bir perspektif
içerisinde, özerklik, otonomi veya yerel yönetimlerin güçlendirilerek
merkezi hükümete bağlı yönetimlerinin şekillendirilmesi veya eğitim,
kültürel hakların sağlanmasını gerçekleştirecek projelerin belli
kriterlerle ortaya konması üzerinde ciddi müzakereler yapılmalıdır.
PKK'nin toplumun genelinin düşüncesiyle hareket edebilme arayışlarını
tıkayıcı, marjinal ve tamamen karşıtlık tezleri üzerinde şekillenen
arayışlara temkinli yaklaşılması ve tüm siyasal aktörlerin empati ve
diyalog içerisinde birlikte hareket edebilecekleri siyasal zeminlerin
hazırlanması kaçınılmazdır. Ortaya konacak model, bölgenin ve kadim
imparatorlukların varisleri egemenlerin olmazsa olmaz kırmızıçizgileri
göz ardı edilmeden inşa edilmelidir. Ülkenin jeopolitik ve jeo-
stratejik yani coğrafi hinterlandı içindeki yapılarla bağlantılı bir
şekilde değerlendirilmeli ve Osmanlının varislerinin dünya liderliğini
yeniden canlandırma projelerinin hayata yansımalarını hesaba
katmalıdır.
Hak, adalet, özgürlük ve eşit algılanma çerçevesi içerisinde
somut projelerle ortaya çıkmak sanıldığı kadar zor değil. Karşımızda
inkar edilen veya dönüştürülmek istenen, uzun sürece yayılan taktiksel
bir zulüm konseptiyle muhatap sosyal bir realite var, bu zulmü
engellemek, bunun karşısında durmak, içinde bulunduğumuz hali doğru
okuyabilmek adaletin belirgin esasıdır. Çözüm üretiyorum anlayışıyla,
olayı kendi renklerine boyamak, sulandırmak, yozlaştırmak isteyen art
niyetli güzel çocukların farkına varabilmek adaletin ikamesini daha
fazla pekiştirecektir. Başkasının karşıtı, kopyası, alternatifi olma
kompleksinden, kendimizin dışında başka kimliklere bürünmeden
kurtulabilirsek, olayları daha doğru okuma imkânına da kavuşuruz.
Olayın bütün acılarıyla iç içe olan Kürdistan Müslümanları,
özgürlüklerini sınırlayan yasak kavramlar dahil bazı kriterleri
konuşma cesareti gösterebilmelidirler. Olaylara başkalarının
gözlüğünden veya bilinçaltı endişelerinden bakmak, sahici sonuçlara
varabilmeyi engeller. İnanç açısından da böyle davranmamız daha
adaletli bir sonuç doğuracaktır. Erdemli insan, inandığını pratiğine
aktarabilen insandır. Adaletle hareket etme ve erdemli bir toplum inşa
etmek için rüştümüzü her bakımdan ispatlama sürecinde olduğumuzu ve bu
ispatlamanın bizi sorumluluk altında tuttuğunu bilmemiz lazım.
Toplumun sorunlarına adaletle hükmetmemiz gerektiği, duygularımıza
uyup adaletten sapmamızın, bir topluluğa duyduğumuz öfkeden dolayı
adil davranmamızın telafisi mümkün olmayan tahribatlara vesile
olduğunu hepimiz yaşayarak görüyoruz. Sosyal olaylar konusunda analiz
yaptığımız ve hüküm verme noktasına geldiğimiz zaman, adaletten
ayrılmamız çözümün belirgin bir sürecin içerisine girmesine başlangıç
olacaktır, çağımızın en büyük bedbahtlığı bir topluma olan öfkeden
dolayı adaletten uzaklaşmaktır. Bunun sonuçlarını da birlikte
yaşıyoruz. PKK'ye olan düşmanlığıyla varlığını pekiştirmek
isteyenlerin, pratiklerinden travmatik bir sürecin bütün
koordinatlarıyla içinden çıkamadığımız paradoks ve handikaplara
yenilerini ekleme çabasını gösterdiklerini okuyabiliyoruz. Tüketici,
yıpratıcı, saptırıcı, yozlaştıran zihniyet, hak ve adaletin savunucusu
bir zihniyet olamaz. Bu her kesim için geçerlidir. Bunu yapan her
ideolojik paradigma iflas etmekten kurtulamaz. Bu pragmatik duruşu
eleştirdiğimizde, kökten reddetme konumuna düştüğümüz gibi bir
savunmaya/savrulmaya sarılmak sözkonusu bu ideolojik paradigmanın ne
kadar çökmenin eşiğine geldiğinin göstergesidir ve bu kindar duruş
dürüstlük olarak savunulamaz. Pervasız ve pespaye saldırılarla ortaya
konan ironi, özel dezenformasyon ve toplum mühendisliği stratejilerini
hayatımıza taşıma gayretleri ucuz bir Donkişotluktan öteye gitmez.
--
- Diwanxane, platformek azad e, ideolojik nine, demokrasi serdest e; hemu Kurd
dikarin bi rengeki azad ramanen xwe binin zimen, kovar, malper u rojnameyen xwe
bidine nasin, helbest an nivisen xwe parve bikin. Heqaret qedexe ye. Rojda
Xanim, Serger Barî, Mihemed Rojbin ji bo niha moderator in.
Navnisan: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
- Diwanxane; Kurtceye kucuk bir adim icin kurulmus en buyuk Kurd mail grubu.
Hukuki sorumluluk yazara aittir. Kurd kultur milliyetciligi esas alinir.
Duzeysiz mailler onaylanmaz. Kurd dillerindeki mesajlara oncelik taninir.