Recep Maraşlı
Salı, 04 Haziran 2013 21:02
Recep Maraşlı /
Gezi Parkı ve onun tetiklediği
direnişler, Türkiye'nin en sivil ve demokratik toplumsal hareketleri
olarak daha şimdiden tarihteki yerini aldı. Şuradan buradan manipüle
edilmeye çalışılsa da direnişler esas olarak
sivil-demokratik-muhtevasını korudu, totalitarizme iyi bir ders verdi...
Gezi Parkı direnişi, başta İstanbul
olmak üzere birçok kentte sivil toplumsal muhalefetin varlığını gösteren umut
verici bir gelişmedir.
Türk toplumunda siyasi otoriteye karşı kitlesel başkaldırış geleneği maalesef
çok zayıftır. İçinden Kürt
ulusal muhalefetini, Alevileri ve çoğu zaman gerçekten marjinal olarak
kalan sol grupları çıkarırsanız geriye fazla bir şey kalmaz. Hafızalar
en fazla 15-16 Haziran işçi hareketlerine veya Zonguldak yürüyüşüne
kadar uzanabilir. Bu bakımdan 31 Mayıs-1 Haziran eylemleri siyasi
otoriteye, kitlesel karşı koymanın bir dönüm noktası olmuştur
diyebiliriz.
Hrant Dink'in katledilmesinin hemen
ardından, on binlerce insanın kendiliğinden sokaklara dökülüp kısa
zamanda beklenmedik biçimde yüz binlere ulaşarak yüz yıldır süren bir
tabuyu yıkması gibi tarihi bir olaydı bu da... Doğrusu, ikinci kez bu
kadar umutlanıp, sevindiğim, hiçbir şey boşuna değilmiş dediğim kitlesel bir
karşı koyuşa tanık oldum.
Direnişleri kendine yontmaya çalışmak
veya AKP-Kemalist kavgası diyerek dudak bükmek anlamsız. Kemalist ve
ulusalcıların acele sahiplenme çabalarına bakıp, sivil demokratik
muhalefetin ayağa kalkmış olmasını CHP'nin, Kemalist-ulusalcı grupların
hanesine yazmak çok yanlış. Bu grupların da eylemlere katıldıkları
kuşkusuz, fakat eylemlerin motor gücünü, içeriğini bunlar oluşturmuyor.
Bu direnişlerin en genel anlamıyla
küresel-antikapitalist eylemlerle akraba olduklarını söyleyebiliriz;
Türkiye'nin laik-İslamcı ve orducu-polisçi kavgasıyla değil!
Neo-liberal politikaların yarattığı
her türden yıkım ki bu kimi yerde çevrenin tahrip edilmesi, kimi yerde
yabancı düşmanlığı, kimi yerde yoksulluk, kimi yerde sosyal hakların
kısıtlanmasına karşı olsun dünyanın her yerinde büyük kitlesel
protestolarla karşılanmasına neden oldu. Kürt toplumunun sürekli
teyakkuz ve mücadele halindeki ulusal-toplumsal muhalefetini ayrı bir
yere koyarsak; Türkiye toplumu genel olarak böylesi kitlesel protesto
gösterilerin dışında kaldı. Bu anlamda epey geç kalmış eylemler olarak
da görülebilir. Zizek, "Hoş geldin Türkiye!" derken haklıydı.
Bu eylemler bir yanıyla neo-liberal
politikaların yıkıcı etkilerine karşı bir başkaldırı olarak küresel
anti-kapitalist tepkinin bir parçasıyken; özgün olarak da "ılımlı-İslam"
modelini temsil eden AKP iktidarının dayanak noktalarını tahkim ettikçe seküler
hayat alanlarını gittikçe daha fazla daraltması;
otoriter-baskıcı yönelimlerin ağırlaşması karşısında kentli toplumsal
tabakaların biriken tepkilerini ifade etme bağlamında Türkiye'ye özgü
yapısal özellikler üzerinde yükseliyor.
Nitekim asıl olarak İstanbul'un zaten
avuç içi kadar kalmış son yeşil alanlarının yok edilerek, yerine büyük
alış-veriş merkezleri inşa eden inşaatçı-rantçı liberal politikaların;
aynı derecede zorbaca tutumlarla dayatılmasına karşıydı Gezi Parkı
direnişi. Küçük çevreci grupların giriştiği bu eylem, belki de büyük
yankı bulmadan son bulup gidebilirdi. Fakat öyle tarihsel anlar olur ki,
birikimler üst üste gelir ve öngörüsüz, hazırlıksız olarak bir dizi
toplumsal olayı tetikleyebilir. İşte böyle de oldu.
Bu eylemle dayanışma amacıyla gelen
BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in, tüm içtenliğiyle
kendini dozerlerinin önüne atarak yıkımı o günlüğüne durdurmuş olması;
sıra dışı bir etki yarattı. "Evet, biz de durdurabiliriz!" fikri
güçlendi direnişçi grupta. Buna karşılık Polis, son derece barışçı
biçimde yeşil alana sahip çıkma mücadelesi veren insanların üzerine
"şafak operasyonu" ile cezaevlerindeki koğuş baskınlarını andıran bir
saldırganlıkla yürüyüp, eylemcilerin çadırlarını ateşe verince;
dayanışmacı isyanın ateşini de yakmış oldu.
Dolayısıyla bu direniş, onu
değersizleştirmek, önemini küçümsemek veya komplo teorisi severlerin
iddialarının tersine; herhangi bir siyasi grubun uzun uzun planlar,
strateji taktik hesapları yaparak giriştiği bir hareket değil,
kendiliğinden gelişip büyüyen demokratik bir kitle hareketidir.
Kuşkusuz çıkış noktasındaki
duyarlılıklar devam etmekle birlikte bu direnişler; giderek daha farklı
bir mecraya dökülmüş; AKP iktidarına karşı biriken ve bastırılmış tüm
hoşnutsuzlukların ifade edildiği topyekûn bir başkaldırıya dönüşmüş
durumdadır.
Polisin Taksim'den çekilmesi ve
göstericilerle temasın biraz daha sınırlandırılması gibi "geri adımlara"
karşılık, TC Başbakanı Erdoğan'ın gerginliği daha da tırmandıracak bir
üslubu tercih etmesi, eylemlerin daha da sürmesine neden olmakta.
Bu eylemler, Tayyip Erdoğan'ın Güçlü
Başkanlık Sistemi düşlerine indirilmiş ağır bir darbe niteliğinde olduğu gibi,
son yıllarda gittikçe daha çok totaliter, düşünce ve ifade
özgürlüklerini kısmaya çalışan ve farklı yaşam biçimlerini tehdide
yönelen AKP iktidarının bundan böyle toplumu çok kolay yönetemeyeceğini
gösteren bir kırılma noktası oldu. Bu kırılma iktidarı elinde tutanla
koalisyon arasında derin çatlaklara yol açabilir ve muhalefet güçlerinin
toparlanmasına yol açabilir. Şimdilik kesin bir şeyler söylemek için
oldukça erken.
İsyan günlerinin eksik kareleri: Kürtler...
Dünya basını Türkiye'deki isyan
günlerinin görüntülerini yayınlar, direnişçilerin taleplerini
aktarırken, bunların arasında son 30 yıldır en önemli sorun olarak her
zaman ilk sırada yerini almış Kürt ulusal sorunu ile ilgili tek bir
karenin bile geçmemiş olması oldukça manidardır. Evet, yoktu çünkü Kürt
grupları ne kendi haklı talepleriyle, ne de kimliklerini ortaya koyarak
dayanışmacı bir katılımda bulunmadılar. Buna bakarak acaba Türkiye'de
Kürt sorunu çözüldü mü, Kürtlerin talepleri karşılandı mı ki onlar
alanlarda yoktular sorusu sorulabilir.
Kuşkusuz bu kadar geniş bir kitlenin
içinde Kürtlerin hiç bulunmadığı, eylemlere hiç kimsenin katılmadığı
anlamına gelmiyor. Çok sayıda katılımcının olacağı tahmin edilebilir. Ne ki bu
katılımcılar tarafından da Kürt sorununa ilişkin talepler dile
getirildiği duyulmadı.
Kaygı verici bir durum tespiti yapmak
gerekirse, o da kısa bir süre önce AKP iktidarıyla "Barış süreci" adı
altında bir uzlaşmaya girişmiş olan PKK-BDP eksenindeki Kürt ulusal
demokratik muhalefetinin bu isyan günlerinde ikircikli bir tutum
sergileyerek, alanlara çıkmamış olmasıdır.
Kürt sorunuyla ilgili taleplerin
hiçbirinin karşılanmaksızın aynı şekilde devam etmesine karşılık, "barış
süreci" denen PKK ile uzlaşma ve mutabakat arayışlarının, Kürt
ulusal-demokratik muhalefet potansiyelini pasifize etmeyi, birçok
kesimin nadiren ayaklandığı bir tarihte, her zaman ayakta olan büyük bir kesimi
"alan-dışı" tutmayı başardığı görülüyor.
BDP milletvekili Sırrı Süreyya
Önder'in ilk gününde en önde duran tavrı, eylemlerin doruk noktasına
çıktığı günlerde parti tarafından devam ettirilmedi. Hatta yalnız ve
sembolik olarak bununla kaldı denilebilir. BDP ve HDK kadrolarının,
kitlelerinin, benzer eylemlerdeki öncü, mücadeleci tavırlarının tam
tersine çok nadir oluşan bu isyan günleriyle tam tezat halinde geride
durmaya, mümkünse ortalıkta hiç görünmemeye çalıştıkları dikkatlerden
kaçmadı. Direnişlerin kalesi Amed'den güçlü bir ses, etkili bir destek
bekleyenler hayal kırıklığı yaşadılar.
BDP tümüyle bu sürece karşı da
çıkmadı; kararsız ikircikli bir tutum sergiledi. Bir yandan da kimi
milletvekili ve parti sözcülerinden destek mesajları verirken; diğer
yandan eşbaşkan dahil eylemleri "barış sürecini baltalamaya yönelik
provokasyonlar" olarak mahkum etmeye çalışan açıklamalar duyuldu. Bu
arada Kemalist-ulusalcı grupların "uyanarak" Türk bayrakları ve Atatürk
posterleriyle eylemlere sahip çıkmaya başlaması da ihtiyaç duyulan
mazereti yaratmış olmalı ki; "bu tür inkârcı ırkçı-şoven gruplarla yan
yana olamayız!" söylemine tutunuldu.
Ne var ki, meydanların "Mustafa
Kemal'in askerleri"ne kalmasının neden değil bir sonuç olduğu açık... BDP
meydanları boşalttığı için hiç hak etmedikleri halde ulusalcı gruplar
görünür oldular. . Kürt muhalefetinin terk ettiği meydanlar fırsatçı
ulusalcı-Kemalist gruplar tarafından doldurulmaya çalışılıyor.
Bu tablo direnişle destek vermek
isteyen pek çok Kürdün katılımını da caydıran bir etken oldu. Çoğu kişi
ve grup Türk bayrakları ve Kemalist sovenist sloganlarla birlikte
yürümek istemedikleri için çekildiler. Bu da pasifikasyonun başka bir
boyutuna işaret ediyor; kendi dayanışmacı slogan ve kavramlarını
üretememek; inisiyatif geliştirememek...
BDP'nin bu ikircikli tavrının
kaybettirdiğini düşünüyorum; Sırrı Süreyya Önder'in başladığı gibi devam
ettirilseydi, bu eylemler vesilesiyle Kürt muhalefetiyle büyük bir
kaynaşma yaşanabilirdi. Eğer Kürt ulusal demokratik muhalefeti birkaç ay önceki
enerjisiyle bu isyanlara katılmış olsaydı bu, eylemlerin çok
daha sarsıcı-dönüştürücü, sonuç alıcı bir etki yaratması mümkündü..
Eğer Kürt ulusal hareketi kendi
bağımsızlık çizgisinde geri durmayı tercih etse veya belli kazanımlarını elde
etmiş olmanın gerekçesine dayansaydı, bunu belli bir mantık içinde olumlu
yorumlamak mümkündü. Fakat bu uzak duruş "mutabakat sürecine
zarar vermeme" adına siyasi iktidarın pozisyonunu destekleyen, beri
yanda da geleneksel ittifaklarına ise sırt çevirmeye başlandığını
gösteren kötü sinyaller taşıyor. Bu da bu yılın Newroz'unda Öcalan
tarafından açıklanan mutabakat konseptindeki "İslam kardeşliği",
"misak-ı milli" gibi vurgulardan rahatsız olan kesimlerin hiç de haksız
bir kaygıya kapılmadıklarını gösteriyor.
Bir yandan AKP iktidarın "barış
sürecini" provoke etmek suçlamasına maruz kalmamak; bir yandan da temel
müttefiklerini darıltmamak adına sıkıntı yaşayan BDP, acaba her iki
tarafı da memnun edebildi mi? Bu zor ikilem önümüzdeki süreçte BDP-PKK
çizgisinin hem kendi içinde hem de ittifaklarıyla ciddi kırılmalar
yaşayacağının habercisi.
Kuşkusuz en kritik anlarda meydanlarda görülmeyip, kendi taleplerini de dile
getirmeyen bu pasifimde PKK-BDP
önderliğinin büyük bir rolü var. Ne var ki bu her şeyi açıklamıyor. Kürt
toplumunda yükselen isyan dalgalarına Türk toplumunun genellikle
duyarsız-tepkisiz kalmış olması; (örneğin ne Roboski katliamında, ne
sayısı binlere varan siyasi cinayetler karşısında; ne köy yakıp
boşaltmalar karşısında hiçbir ciddi duyarlılık gösterilmemesi); Türk
toplumunda nadiren görülen isyanları ise Kürt toplumunun genel
sessizlikle karşılaması; her iki toplum arasında çoktandır var olan
psikolojik bölünmenin derinliği hakkında bir fikir vermektedir.
Burada haksızlık etmek ve
genellemelerin yanıltıcılığından kaçınmak için hemen vurgulayalım;
muhtemelen Gezi Parkı direnişçileri Roboski protestoları,
Cezaevlerindeki Açlık Grevlerine destek gibi eylemlerin de önünde
yürüyen bu anlamda Kürt ulusal taleplerini de duyarlılığı olan otonom
gruplardan oluşuyordu. Bunun Kürdistan'da da her zaman ona denk düşen ve belki
biraz daha fazla bir karşılığı bulunuyor. Burada bir sorun yok.
Sorun, eylemleri destekleyen halkalar genişledikçe, daha geniş
kitlelere yayıldıkça bu duyarlılıkların her iki toplumda birbirlerine
ters yönde daralmasıdır. Bunun sosyolojik-siyasal bir gerçeklik
olarak altını çizmekte fayda var. Farklı ulusal kimlikleri eşit olarak
kabul etmek istemeyen şoven bir geri bilinçle koşullandırılan Türk
toplumu ile; bu eşitsizlik üzerinden kendine egemenlik kurulmasına tepki duyan
Kürt toplumu arasındaki duygusal yarılma, hamasi söylemlerle üstü örtülecek bir
şey değil, bir gerçekliktir.
Ama eğer bu toplumlar arasındaki yarılmayı kendine dert edinen, onu eşitlikçi,
özgürlükçü bir temelde onarmayı -doğrusu yeniden inşa etmeyi- düşünenler varsa,
bunun ancak mücadele alanında, haklıyı savunup,
haksızlığa karşı yan yana durarak mümkün olabileceğini belirtmekte fayda var.
Yoksa siyasi iktidarlarla girişilecek uzlaşmalarla olacak iş
değil.
Bugün ne kadar birbirimizle
cebelleşsek de Türkiye'nin sol, sosyalist, demokrat veya liberal
insanlarıyla kurulmuş olan duygusal, siyasi bağlar; onlarca yıllarda
zindanlarda, mücadele alanlarında oluştu.
Diğer eksik bir halka ise, her türlü
haksızlığa ve hak arayışına ulusal-gerilimler penceresinden
bakılamayacağıdır. Hiçbir insan tek bir kimlikten oluşmaz; yalnızca
diniyle, yalnızca ulusuyla, yalnızca cinsiyeti ya da mesleğiyle
kategorize edilmek, insanların kişiliğini dar kalıplara sıkıştırmak
olur. Ki insan etnik olarak da çok kimlikli olabilir; çok dilli,
çok kültürlü bir kimliğe sahip olabilir; dini inanışların dışında
durabilir, cinsiyetçi bölünmeleri tercih etmeyebilir veya bütün bunların
hepsini birden reddedebilir; insanı özgür kılacak olan da bütün bu kolektif
kimliklere olan mesafesini kendisinin belirleme hakkıdır.
İstanbul'da milyonlarca Kürt yaşıyor.
İstanbul'da yaşanan trafik sorunu da, alt yapı meseleleri de, yeşil
alanların korunması da onları birinci dereceden ilgilendirir.
Dolayısıyla kentte yaşanan sorunlara karşı duyarsız kalmayı "sen Kürtsün bu
meselelere karışma" diyerek öğütlemek kadar saçma bir şey olamaz. Bu aynı
zamanda diğerinin duyarsızlığını da meşrulaştıran geri bir
söylemdir. Kendi başımız dara düştüğünde, bırakılım Kürt veya Türk
olmayı "insanım diyen herkese!" çağrı yapacağız, ama başka bir düzlemde
"biz Kürdüz bizim ne işimiz var!" diyeceğiz, herhalde "milliyetçiliğin
sefaleti" bu olsa gerek...
Ne yapmalı?
Türkiye'de tarihi günler yaşanıyor, bu bir gerçek.
Toplumsal olaylar, siyasi iktidarı
veya onun politikalarını değişikliğe zorlayacak mı, yoksa ilerleyen
günlerde yerini yavaş rutine bırakarak sönümlenecek mi?
Birçok örnekte görüldüğü gibi direnişi başlatan, hatta yükünü omuzlayan başka;
sonuçlarını siyasi bir kazanıma çevirenler ise başka olabilir. "Arap baharı"
denilen kitle
hareketlerinde yolu açan, daha fazla özgürlük ve demokrasi talep eden
gruplar; siyasi iktidarı elde edecek bir örgütlenme ve güçten yoksun
oldukları için, açılan yoldan en az eskileri kadar totaliter-baskıcı
başka siyasi güçler ilerledi.
Türkiye'de de böyle olabilir mi? Örneğin bir iktidar değişikliği söz konusu
olabilir hatta askeri darbeye yol açabilir mi?
Doğrusu AKP iktidarının gerek kitle
desteği, gerek uluslar arası ittifakları, gerekse içerdeki
kurumsal-sınıfsal dayanakları oldukça güçlüdür. Bu eylemler onun on
yıllık mutlak iktidar konseptini yıprattıysa da mevcut durumda hiçbir
muhalif güç yerine yenisini, alternatifini koyacak durumda değildir. Her şeyden
önce eylemci grupların hiçbirinin iktidar talebi de buna uygun
örgütlenmesi ve çizgisi de söz konusu değil. Bundan yararlanması
düşünülecek ve belki pusuda bekleyen güçler ise oldukça zayıflamış ve
parçalı durumdalar. Ordunun darbe yapmasının politik ve fiili imkanları
da şu anda söz konusu değildir. Belki ancak çok uzun süreli bir iç savaş böyle
bir imkanı verebilir ki, mevcut devlet aklının, Erdoğan'ın
durmadan yangına körükle giden anlayışsızlığına rağmen, durup durduğu
yerde buna imkan yol vermesi için bir neden yok.
Geriye AKP iktidarının
totalitarist-baskıcı yönelimlerinin sınırlandırılma ve demokrasi
çizgisine çekilmesi kalıyor ki, böyle bir imkân mevcuttur. Tabi
direnişin kendi içinde çözülerek iktidarın daha baskıcı bir tarzda
güçlenme ihtimali de yok değildir.
Vakit geçmiş değil, Türkiye'de çok
nadir görülen ve çok değerli bulduğum bir sivil-demokratik toplumsal
hareketlerin yaşandığı bu tarihsel günlerde, Kürt ulusal-demokratik
muhalefetini "alan dışı" tutmak büyük bir vebaldir. On yıllardır
neredeyse tek başına veya çok sınırlı oranda Türkiyeli demokratik
destekçileriyle hareket eden bu potansiyel, tam da bu anda yükselen
muhalefetle bulaşarak, daha etkili, daha güçlü hale gelebileceği
koşullarda meydanlardan çekilmemeli derim.
BDP, Kürt ulusal-demokratik
muhalefetini kendi haklı talepleri ve istemleriyle, diğer demokratik
çıkışları da sahiplenerek meydanlara dönebilir. Bu hem Kemalist,
ulusalcı grupların tecrit olmasını sağlayacağı gibi; hem direnişin
nicelik ve nitelik muhtevasının güçlenerek, iktidarın geri adım
atmasının hızlanmasını sağlayabilir.
Bu katılımın- eğer gerçekten böyle bir niyet varsa!- "Barış süreci" ya da
"çözüm süreci"ni bozmak bir yana
güçlendirecek bir etki yaratacağını düşünüyorum.
Recep Maraşlı
www.gelawej.net/index.php/recep-marasli/10585-bdp-meydanlar-kime-brakt.html
--
--
- Diwanxane, platformek azad e, ideolojik nine, demokrasi serdest e; hemu Kurd
dikarin bi rengeki azad ramanen xwe binin zimen, kovar, malper u rojnameyen xwe
bidine nasin, helbest an nivisen xwe parve bikin. Heqaret qedexe ye. Rojda
Xanim, Serger Barî, Mihemed Rojbin ji bo niha moderator in.
Navnisan: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
- Diwanxane; Kurtceye kucuk bir adim icin kurulmus en buyuk Kurd mail grubu.
Hukuki sorumluluk yazara aittir. Kurd kultur milliyetciligi esas alinir.
Duzeysiz mailler onaylanmaz. Kurd dillerindeki mesajlara oncelik taninir.
---
You received this message because you are subscribed to the Google Groups
"Diwanxane" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email
to [email protected].
For more options, visit https://groups.google.com/groups/opt_out.