"*Mustafacan" HAKKINDA HERŞEY…..*

**

Can'ı tanırım… Uzun yıllara dayanan bir sevgi vardır aramızda –sanırım
karşılıklı-. Bilirim ki Can'ın içinde kötülük yoktur. Şairin dediği gibi,
"vallahi yoktur"… Mesele, sinema dilini bilmemesinden kaynaklanmaktadı r.
Sinemanın öyle bir dili vardır ki kendine özgü, "şeytan ayrıntısında
gizlidir" o dilin. Bilebilseydi Can, şeytanın gizlendiği sinematografik
ayrıntıları, adım kadar eminim ki düşmezdi safiyetin tuzaklarına,
"Mustafa"da düştüğü gibi. Ne sevgi dağlarının doruklarındaki pamuklu
tahtından olurdu, ne de ülkenin gündemi saçma sapan savunmalara karşı, saçma
sapan savunmalarla işgal edilirdi.

"Mustafa"  vizyona girdiği andan itibaren, gerek seyircilerin, gerekse
yazar, çizerlerin kopardığı fırtına çerçevesinde sadece belgesel içeriğiyle
değerlendirilmiş, eleştirilmiştir. Bir başka deyişle değerlendirme "yarım"
yapılmıştır. Çünkü sinematografik estetik bir filmin izleyende bıraktığı
"tortu"nun esas belirleyicisidir. Can Dündar'ın "Mustafa'' adlı belgesel
filmi de her biyografik belgeselde olduğu gibi, iki ana başlıkla analitik
mercek altına alınmalıdır.

 (I) Sinematografik Estetik

(II)Belgesel İçerik

*(I) Sinematografik Estetik:*

 "Tortu" bir filmin seyircide bıraktığı duyguların toplamıdır. Salondan
çıktığımız anda hafıza süzgecimizin deliklerinden geçip giden ses ve görüntü
parçacıklarından artakalanların toplamıdır. Aynı senaryodan iki ayrı
yönetmen tarafından çekilen filmler, aynı izleyici grubuna gösterilse,
bıraktıkları tortular farklı olacaktır.  Yani, konu ve seyircinin
değişmediği durumda, tortunun belirleyicisi yönetmenin sinematografisidir.
Peki, nedir sinematografi? Sinematografi, bir filmin dilidir, dil bilgisidir
ve yönetmenin kamerayı, ışığı, mekânı, dekoru, oyuncuyu, ses efektlerini,
müziği, kurguyu işleme biçimiyle belirginleşir. Kamerayı örneğin, hareketli
ya da durağan kullanmak bile aynı konuda iki ayrı film dili oluşturur. Ya da
filmin hâkim renginin kırmızı ya da mavi olması iki ayrı sinematografi
demektir. Farklı tortular bırakır izleyende. Aynı filme kilise müziği
koyarsanız başka, türkü koy! arsanız bir başka tortuyla çıkmasına neden
olursunuz seyircinin salondan. İşte "Mustafa" ile ilgili kopan vaveyla, tam
da buradan, yönetmeninin sinematografik seçimlerinden kaynaklanmaktadı r.
Şimdi bu çerçevede, "Mustafa"nın sinematografik değerlendirmesini yapalım.

*1.Kamera Kullanım:* Yönetmen, sinematografik anlatımın en belirleyici
parametresi olan kamera kullanımını, Atatürk'ü canlandıracak oyuncunun
yüzünü görmemek üzerine kurmuştur.  Kamerayı, ya Atatürk'ün "amors"una ya da
onun "bakış açısı"na yerleştirmiştir. "Amors", kameraya arkası dönük duran
oyuncunun ensesinden bir parçayı çerçevenin içine ve ön plana alarak,
omzunun üzerinden yapılan çekimlerdir.  "Bakış açısı" adını verdiğimiz
kamera pozisyonunda ise, kamera, oyuncunun gözü gibi yerleştirilir. Bu
kamera pozisyonuna "öznel kamera" da denmektedir. Karanlık bir odada iki
saat boyunca "amors" ve "öznel" kamera pozisyonlarını n seçimi nedeniyle
hakkında pek çok şey söylenen bir kişinin yüzünü görmeden izlenen filmlerin
seyircide bıraktığı duygu tortusu tek kelimeyle özetlenebilir:
"huzursuzluk"…. Bu nedenle *amors ve! öznel kamera pozisyonları, gerilim ve
korku sineması türlerinin asal olarak seçtiği kamera pozisyonlarıdı
r.*"Mustafa"da yönetmenin kamera kullanım seçimi, seyircide
huzursuzluk ve
gerilim duyguları yaratan bir üslûptan yana olmuştur.

Seyirci, empati kurduğu film kahramanının olaylar, ya da söylemler
karşısındaki tepkilerini, yüzünde görerek rahatlamak ister. Oysa gerilim
duygusu isteyen filmler, seyircinin rahatlamasını istemez. Karakter, örneğin
karanlık bir koridorda yürür ancak kamera onun gözüdür. Bu çekimi perdede
izleyen seyirci, sahne boyunca, yüzünü bir görse rahatlayacaktır ama
yönetmen, onu gergin tutmak istiyorsa mümkün olduğunca göstermez o yüzü
seyirciye. Çünkü o koridorda yürüyen "kötü adam" dahi olsa, yüzü "insandır".
Gözleri vardır ve gözler ruhun aynasıdır. Hele "insan"ı anlatmak için yola
çıktığını iddia eden bir filmde, kahramanın  gözlerini, yani insani
duygularını göstermeniz şarttır.  "Mustafa" filminde ise yönetmen,
Atatürk'ün "arkasından" konuşmuştur. Sonuç olarak filmden çıkan seyirciler,
gerilim filmlerinin tüm sinematografik elemanlarıyla bombalandıktan sonra
içlerinde kabaran huzursuzluk, ra! hatsızlık ve gerginlikle terk ettiler
sinema salonlarını ve fakat bu duygu tortularının, "sinematografik"
kaynağını bilmedikleri için, filme dair oluşmuş olan "negatif" enerjilerini,
filmin içindeki kimi altı çizilen mesellere tahvil ettiler. Kimi "Atatürk'ün
boyunu kısa göstermişler." dedi, kimi "korkak göstermişler…"  kimi "o kadar
rakı içmiyordu, şu kadar içerdi" dedi, kimiyse "bu dönemde zamanı mıydı…?"
Aslında pek çoğu çocukça olan bu tepkiler, yönetmen tarafından ustalıkla
maniple edildi ve "kullanıldı". Bu belgesel içerik mesellerini bir sonraki
yazıda tartışacağız. Şimdi "Mustafacan"ın sinematografik değerlendirmesine
dönelim.

*2.Controlling Idea:** *… beni unutmayınız…  güzel, çok güzel bir seçim.
Hayatını bir ulusun özgürlük ve refahına adamış bir kahramanın biyografisini
anlatmak için çok güzel bir controlling idea… (henüz controlling idea yerine
Türkçe doyurucu bir terim bulamadım, çalışıyorum, yardımlara müteşekkir
olurum… Şu manayı ifade etmek için kullanılan bir terimdir controlling idea:
filmin, ana fikir kavramının tanımlamaya yetmediği çekirdeği, DNA'sı,
zerresi, film bir bütünse, o bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük
bölünemez birimi, atomu, en el Hak'ı, …)

*3.Senaryo:* Maalesef ortada bu controlling ideadan yola çıkan bir senaryo
yok. Sadece Can'ın öznelinde şekillenmiş bir biyografik kırpıntılar dizini
var. Belgesel dahi olsa dramanın 2500 yıldır değişmeyen kalıpları vardır ve
bunlara uymazsanız hikaye anlatamazsınız. Mustafa'da senaryoyu senaryo yapan
özelliklerden; tetikleyici olay yok, asal çatışma yok, dönüm noktaları yok,
küçük sekans zirveleri yok, hikayeyi zirveye taşıyan büyük kriz yok ve
nihayet unutulmayacak bir final yok… Bunların olmadığı yerde bir film
senaryosundan bahsedemeyiz.

*4.Kurgu:* Mustafa'da sıradan bir televizyon belgeseli kurgusundan daha öte
bir kurgu anlayışı yok. Üstelik var olan televizyon kurgusu, senaryodaki
yoklar nedeniyle, düz ve cansız akmakta. Filmin kurgusu, hikayenin ölüm
döşeğindeki kahramanının, "bırakalım her şeyi, gidelim buralardan Afet"
deyişiyle başladıktan sonra bir büyük flashback (geridönüş) yapıp,
Atatürk'ün doğumu ve çocukluğuna geri sıçrıyor ve devamında kronolojik bir
düz çizgi izleyerek bir hayatı anlatıyor ve  finalde aynı noktaya dönerek
kahramanın ölümüyle bitiyor. Çok sevdiğim bir kurgu yöntemidir bu. Ancak,
burada da sinematografik seçimin içeriği nasıl etkilediğini göreceğiz
şimdi…  Duvardaki resimden başlayıp, duvardaki resimde bitirmeyi enfes bir
kurgu olarak saptamış olan yönetmen, aslında bir biyografiyi anlatan filmin
bittiği yerin, pekala kahramanı! nın öldüğü sahne olduğunu biliyor.
10.Kasım.1938, saat 9:05 Atatürk ölür… Biyografik bir belgeselin finali
budur. Ancak Can, senaryosunun "controlling idea"sını Atatürk'ün "beni
unutmayınız" sözünden etkilenerek, yalnızlıktan ve unutulmaktan çok korktuğu
vehmi üzerine bina ettiği için ölümle biten bu büyük finali kullanamazdı.
Çünkü 10.Kasım.1938, 9:05'te gerçekte yaşanan, "beni unutmayınız"  diyen
kahramanın hiç unutulmadığını, unutulmayacağını dosta düşmana bangır bangır
gösteren bir siyah beyaz büyük üzüntü belgeseli,  Mustafacan'ın, Atatürk'ün
yalnız öldüğü tezinizi çürütürdü. Yüz binlerin hançerelerini yırtarak 1938,
10 Kasımında ağladığı siyah beyaz belgesel filmi, onca arşivler kimselere
nasip olamayan bir güven ve samimiyetle açılmış olan bir belgeselcinin
atlaması beklenebilir mi? Atlarsa af edilmeyi bekleyebilir mi? Çünkü o
belge, Atatürk'ü içkisine, insani zaaflarına, osuna busuna bakmadan
katışıksız bir sevgiyle seven milyonların resmidir. Atatürk'ün u!
nutulmadığının resmidir. "Beni unutmayınız" sözünü controlling idea ol arak
seçen yönetmen öyküsünü, unutulmamanın o büyük resmiyle bitirseydi eğer,  ne
drama kurallarını, ne de bir büyük hayatı harcamış olurdu. Olsa olsa batıdan
gelecek sahte ve üstten bakan "aferin ufaklık" alkışlarından olurdu…

*5. Müzik:* Bir filmin müziği de, diğer sinematografik parametreler gibi
filmin controlling ideasını temsil edebilmelidir. Yani, müziğin DNA'sı da
filmin DNA'sıyla aynı kodları taşımak zorundadır. Aksi halde film başka
yere, müzik başka yere gider. Bregoviç'in Mustafa için yaptığı müzik de bu
alakasızlıktadı r. Atatürk'ün, Mustafa olduğu günlerden beri seçimi değildir
kuzey batı Balkan romanlarının müziği… Bregoviç'in enayi zannettiği Türkiye
insanları için ise epeyce tanıdıktır filmin ana teması aslında… Çingeneler
Zamanı filmi için düzenlediği (bestesi anonim balkan romanlarının folk
müziğidir) "Hıdırellez"in arpejleriyle azıcık oynayıp, ölçeğini biraz
değiştirerek, kendinden araklayıp çakması, Atatürk'ün müziği değildir, hatta
saygısızlıktır. Diğer yandan final müziği ise tam bir felakettir. Finaldeki
müzik, yine filmin anlattığı ! kahramanın DNA'sıyla aynı kodlarda değildir.
5.sınıf berbat bir oratoryo, seyircinin kulaklarını ve ruhunu tırmalayarak
bitirir filmi. Ancak –amaç buysa, ki inanmam Can'ın böyle bir amaç
taşıyacağına- amacına ulaşmıştır. Kamera kullanımındaki, gerginlik ve
huzursuzluk yaratan tortuyu perçinleyen bu müzik, salondan çıkan çocuklarda
hayatları boyunca Atatürk sözünü duyduklarında unutamayacakları bir
bilinçaltı korkusu yaratmıştır, ki Can işte burada başarılıdır, Atatürk'ün
vasiyetini yerine getirmiş ve unutulmamasını sağlamıştır.

*6.Final:* Bir filmin finali, kendinden önceki iki saatten seyircide
kalmasını istediği tortunun vücuda gelmiş halidir. Controlling idea'nın, ne
demek istediğini açıkladığı yerdir. Mustafa'nın finalinde ise şu vardır:
"Beni unutmayınız" önsözüyle başlayan film, "gidelim buralardan Afet" son
sözüyle bitmektedir. Yani, unutulmamak için yola çıkmış bir adamın,
yaptıklarından pişmanlık duyarak, "çekip gidelim buralardan" demesiyle
bitmektedir film. Finalde, dünyanın saygı duyduğu, bir ulusun arkasından
öldüğü bir adam değil, bir kaybeden zavallı karakter vardır.

Umarım anlaşılmıştır, seyircinin "Mustafa"ya neden kızdığı. Yoksa mesele ne
Atatürk'ün içki içmesidir, ne karanlıktan korkması… Bunlar zaten
anaokulundan başlayarak her Türkiye vatandaşının gayet iyi bildiği
özelliklerdir. Mesele, filmin sinematografik seçimleriyle bizde bıraktığı
tortudur. O tortu da filmin afişinde net bir şekilde "tek karede" vücut
bulmuştur.

Filmin afişinde, önüne bakan, rüzgarla savrulmuş, dağınık,  yaşlı bir adam
vardır. Arkasında da yarım yamalak bırakılmış boş bir bozkır şehri, yüzünde
ağır bir pişmanlık ifadesi….



*SON SÖZ:* Yukarıda anlattığım sinematografik nedenlerle "Mustafa" tortu
olarak huzursuzluk, rahatsızlık, gerginlik bırakmıştır seyircide geriye,
film bitip de salondan ayrılırken... Sevmek üzere gittiği liderini anlatan
filmden, bu olumsuz duygu tortularıyla çıkan seyirci, stresinin gerçek
nedenini bilemeden, kızgınlığını filmin kimi sahnelerine tahvil etmekten
başka ruhunun sızısını dindirecek ilaç bulamamıştır. Bu nedenle, bir sonraki
yazımda, "Mustafa"nın belgesel içerik olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir
biçimde içine düştüğü tuzakları ve seyircinin kızgınlığını tahvil ettiği
meselleri inceleyeceğiz.

 Başka söze ne hacet Can'ım…

Sana kızanlara kızmaya hakkın yok…

Ama bilirim içinde kötülük yoktur,

vallahi yoktur…

Ama olmaz ki…



Saygılarımla

Mustafa Altıoklar

Film Yönetmenleri Derneği

Yönetim Kurulu başkanı

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected]
To unsubscribe from this group, send email to [EMAIL PROTECTED]
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap