Ahmet Necdet Sezer’in, Başbakan Bülent Ecevit’in telefonda yaptığı
Cumhurbaşkanlığı önerisine yanıtı şu oldu
‘Başka adayınız yoksa peki’
*C**umhurbaşkanlığı için pek çok kişinin adının geçtiği bir dönemde Başbakan
Ecevit, öneriyi Sezer’e götürdü. Sezer’in telefonla yapılan bu öneriye
yanıtı şu oldu: “Aslında başka bir aday bulursanız daha iyi olur. Ama yoksa
kabul edebilirim...” Nisan 2000’de Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Sezer’in
adaylığı böyle gerçekleşti. Sezer, yıllar sonra o günü anlatırken şöyle
demişti: “Keşke Ecevit’e, bir kere daha düşünün, başka bir aday
bulabileceğinizi sanıyorum deseydim!”*
Gerilimli yılların tam ortasında yer alan 10. Cumhurbaşkanı *Ahmet Necdet
Sezer*’i anlatmaya, bu görevi kabul ettiği günden başlamak gerekiyor. Çünkü
bu koltuk için pek çok kişinin adının geçtiği bir dönemde, Başbakan
*Ecevit*öneriyi ona götürdü. Sezer
’in telefonla yapılan bu öneriye yanıtı şu oldu:
“*Aslında başka bir aday bulursanız daha iyi olur. Ama yoksa kabul
edebilirim...**”*
Nisan 2000’de Anayasa Mahkemesi Başkanı olan Sezer’in adaylığı böyle
gerçekleşti.
Yıllar sonra o günü anlatırken şöyle demişti:
“*Keşke Ecevit**’**e, bir kere daha düşünün, başka bir aday bulabileceğinizi
sanıyorum deseydim!**”*
Sezer’in adaylığı kesinleştiği gün telefonla aradım. Evden konuştuk. Bir
anlamda devlet görevi olduğunu söyledi. Kısa bir değerlendirme yaptıktan
sonra ekledi:
“*Bunları yazmamak üzere söylüyorum.**”*
O gün hem sevinmiştim hem üzülmüştüm.
Sevinmiştim...
Sezer çok büyük olasılıkla Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacaktı ve yine
büyük olasılıkla diyalog kurabilecektik...
Üzülmüştüm...
Bu diyaloglardaki sohbetlerin yazılmasını istemeyecek. Not tutmakla
kalacağız, mesleki deyimle, içimiz şişecek...
Öyle de oldu...
Sezer, bize kapısını hep açık tuttu ama konuşulan konuları da hep kapalı
tuttu.
Ama biz de verdiğimiz sözü hep tuttuk!
Anlattığına göre başka gazetecilerle de belli diyalogları oldu. Ama söz
verdiği halde dayanamayıp yazanlar olmuş. Onlarla diyaloğu kesmiş. Sözünü
tutanlarla diyaloğa devam etmiş.
Sezer’in cumhurbaşkanlığı için şu söylenebilir:
Nasıl başladıysa öyle devam etti. Köşk, onu hiç ama hiç değiştirmedi.
2009’un başında son kitabımı vermek üzere Gölbaşı’ndaki konutuna gittiğimde
dayanamayıp sormuştum:
- Böyle bir makam nasıl sizi milim değiştirmedi?
Her zamanki yarı gülümsemesiyle, *“**Neysem oyum**” *demekle yetindi.

*Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Ahmet Necdet Sezer koalisyon hükümetinin
bakanları tarafından ayakta alkışlandı. Sezer’in “hukukun üstünlüğünü” her
şeyin üzerinde tuttuğu çok kısa sürede anlaşıldı. Hukuka uygun olmadığını
düşündüğü hükümet kararnamelerini onaylamadı.*
        BALBAY SEZER’E BASIN MÜŞAVİRİ OLUR MU?
Usul usul emekliliğe hazırlanırken kendisini Çankaya Köşkü’nde bulan *Ahmet
Necdet Sezer, *Köşk’te nasıl bir kadro ile çalışacaktı?
9. Cumhurbaşkanı *Süleyman Demirel*’in kendi çalışma anlayışına özgü bir
kadrosu vardı. Buna, kadrodan öte Demirel’in Köşk kabinesi bile denebilirdi.
Sezer’in böyle bir kadro ile çalışması iki nedenle zordu:
1- Demirel, ekibinin önemli bölümünü kendisi ile birlikte götürmüştü.
2- Sezer’le Demirel arasındaki tek benzerlik ikisinin de TBMM tarafından
cumhurbaşkanı seçilmiş olmasıydı. Biri siyasetten geliyordu, biri yargıdan.
Zorlanırsa belki il komşulukları da söylenebilirdi. Demirel Isparta, Sezer
Afyon doğumluydu.
Sezer’in Köşk’te kadro kurmasına yardımcı olan başlıca kişi, hukuk
fakültesinden okul arkadaşı *Hasan Fehmi Güneş* oldu.
Güneş 2000 yazında bir öğle vakti Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’na geldi. Çay
içimi sohbet ettik. *Kemal Nehrozoğlu*’nun genel sekreterlik için en uygun
isim olduğunu söyledikten sonra arkasını şöyle getirdi:
- İyi bir basın müşaviri de gerekir. Doğrusunu istersen benim aklımdan sen
geçiyorsun, ne dersin?
Hemen teşekkür ettim, ekledim:
“*Benim gazetecilik dışında başka bir düşüncem yok. Demirel ekibi
çekilebilir ama, sanırım *Metin Yalman* devlet memuriyetine devam etmek
isteyecektir. Bence o Sezer**’**le de görevini gayet iyi yürütür...**”*
Yalman görevini başarıyla yürüttü.
Sezer, Köşk’te, başta Devlet Denetleme Kurulu olmak üzere dar ama iyi bir
ekip kurdu.


*DSP lideri Bülent Ecevit ve MHP lideri Devlet Bahçeli, Ahmet Necdet
Sezer’le. *

Sezer’in hesabı: *7x365=2555*
Köşk’e 16 Mayıs 2000’de çıkan Sezer, görevi süresince hukukun üstünlüğünü
her şeyin üzerinde tuttu. Ecevit hükümeti döneminde de AKP iktidarında da
“Eğriye eğri, doğruya doğru” dedi
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 16 Mayıs 2000’de Çankaya Köşkü’ne çıktıktan
sonra bir hesap yaptı:
Kaç gün bu makamda kalacağım?
7 ile 365’i çarptı ve buldu:
2555 gün.
*İlhan Selçuk**’*la makamında sohbet ederken bize bunu anlattığında; o gün,
kaç gününün kaldığını da söylemişti.
Çankaya Köşkü’nün çok güzel bir bahçesi var. Güllerle dolu bölüm... Çam
ağaçlarının altındaki yürüme yerleri... *Atatürk*’ün kullandığı köşkün
çevresi...
 ‘ŞAFAK KAÇ?’
Sezer ilk günlerde bahçede dolaşırken nöbetçi asker selam vermiş. Sezer de
selamı aldıktan sonra sormuş:
*- **Şafak kaç?*
Asker 100’lü bir rakam söylemiş.
Sezer şu karşılığı vermiş:
*- Hadi iyisin... Az kalmış... Benimki senden çok!..*
Köşk’teki makamına bu kadar yalın bakan Sezer’in ilk aylarda nasıl bir kişi
olduğu anlaşılamadı. Birbiriyle zıt yorumlar yapanlar oldu. Yargının içinden
bile birbiriyle çelişen yorumlar geldi.
Sezer’e sormuştum:
*Kendinizi anlatma kaygınız yok mu?*
Şu karşılığı vermişti:
*- Sayın Balbay, bir ilçede hâkimliğe başlarsınız; hiç konuşmanız gerekmez.
Gidip geldiğiniz yerlerden, okuduğunuz gazeteden, verdiğiniz bir iki
karardan, davalı-davacılarla araya koyduğunuz mesafeden kim olduğunuzu bir
ayda anlarlar. İlçede böyledir. İlde ise 6 ayda anlarlar. Şimdi düşünüyorum,
beni Köşk**’**te en geç bir yıl içinde anlayacaklar.*
 HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ HER ŞEYİN ÜZERİNDE TUTTU
Gerçekten de öyle oldu. Sezer’in *“**hukukun üstünlüğünü**” *her şeyin
üzerinde tuttuğu çok kısa sürede anlaşıldı. İlk anlayanlardan biri de
herkesin tanıdığı bir isimdi:
Başbakan Bülent Ecevit!
Sezer’in Ecevit hükümeti ile ilişkileri ana konumuzun dışında... Ancak şunun
altını çizmeden geçemeyeceğim:
Sezer, Ecevit hükümetinin icraatına nasıl yaklaştıysa, AKP hükümetine de
öyle yaklaştı. Eğriye eğri dedi, doğruya doğru. Ecevit hükümeti döneminde
kimi kararnameler Köşk’ten dönmeye başlayınca koalisyon kulislerinden şu
sesler duyulmaya başlamıştı:
*- Biz seçtik, bize muhalefet ediyor... Böyle şey olur mu?*
Oldu... Sezer, Ecevit’in *“**çok ivedi**”, “**çok yaşamsal**” *dediği
kararnameler için de tek ölçü kullandı:
Hukuk...
Hukuka uygun olmadığını düşündüğü hükümet kararnamelerini onaylamadı.

*Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanlığı görevini Süleyman Demirel’den devraldı.
*
 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ‘gerilimi’ Köşk’ün dışına fazla
hissettirmedi
‘Çankaya sorumluluk hissedene çok zor’
*S**ezer kamuoyu önünde fazla yer almadı. Daha önce de aktardığım gibi bunu
bir davranış biçimi olarak yerleştirdi ve değiştirmedi. Ancak sorumluluk
duygusu kendi deyişi ile “çok zor ve yıpratıcıydı”*
10. Cumhurbaşkanı *Ahmet Necdet Sezer* kamuoyu önünde fazla yer almadı. Daha
önce de aktardığım gibi bunu bir davranış biçimi olarak yerleştirdi ve
değiştirmedi. Ancak sorumluluk duygusu kendi deyişi ile *“**çok zor ve
yıpratıcıydı**”.*
Özellikle ulusal çıkarlarla ilgili konularda hem dış etkiler hem de AKP’nin
yeni açılımları öne alması, ister istemez Sezer’i *“**arada**”* bırakıyordu.
* *Sezer bunların büyük bölümünü Köşk’ün duvarları içinde tutuğu için *“**
gerilim**”* dışarıdan fazla hissedilmiyordu.
KKTC Cumhurbaşkanı *Mehmet Ali Talat*’ın Ankara ziyaretlerinden Irak
Cumhurbaşkanı *Celal Talabani*’nin *“**devlet konuğu**” *olarak davet
edilmesine kadar pek çok konuda Köşk’le hükümet arasında yaklaşım farklılığı
yaşanıyordu.
En ciddi *“**gerilim**”* ise atamalar ve yasaların onaylanmasında gündeme
geliyordu. Böylesi günlerde AKP iki koz öne sürüyordu:
1- Cumhurbaşkanının görev süresinin kısaltılması.
2- Cumhurbaşkanının yetkilerinin daraltılması.
Bu tartışmaların yaşandığı günlerde Sezer’e sormuştum:
*- Görev sürenizin 5 yıla indirilmesi planlanıyor. Ne diyorsunuz?*
Gülümseyerek şu yanıtı vermişti:
*- Keşke...*
Ardından şöyle devam etmişti:
“*Biliyorsunuz ben bu görevi bir devlet görevi olarak aldım. Bittiği gün
evime taşınacağım. Kısaltırlarsa erken taşınmış olurum.**”*
“*Yetkilerinizin daraltılmasını nasıl karşılarsınız**”* soruma da şu
karşılığı vermişti:
*“**Ne kadar yetkimiz varsa onu kullanırız. Çankaya sorumluluk hissedene çok
zor. Bazen sabaha kadar uyuyamadığım konular oluyor.**”*
*AKP’ye en büyük iyiliği Sezer yaptı*
Başlık ilk bakışta itici gelebilir. Şöyle açmak isterim: Sezer, siyasetten
gelen bir kişi değildi. Bu anlamda arkasında siyasi destek yoktu ama, siyasi
yük de yoktu. Sezer, bu durumu *“**karar özgürlüğü**”* olarak kullandı.
Hükümetin eğrisine eğri, doğrusuna doğru dedi. Kimi çetrefilli konular vardı
ki atılacak adım gerilim sözcüğünü geride bırakacak sonuçlar doğurabilirdi.
Sezer buna karşı çıktığında hükümet doğal olarak tepki gösterirdi. Küçük
çaplı bir kriz de doğardı. Ancak o adım atılmış olsaydı, daha ciddi sonuçlar
doğurabilirdi.
AKP’nin askerle, yargıyla, üniversitelerle, devlet bürokrasisi ile
ilişkilerinde Sezer, kamuoyu önünde görünmeyen bir güç olarak
*“**denge**”*unsuruydu.
Bir örnek vermek gerekirse Sezer Köşk’te olsaydı, AKP’ye kapatma davası
açılmasına neden olan süreç büyük olasılıkla yaşanmazdı. 2008 başındaki
anayasa değişikliği konusu *“**günah keçisinin**”* Köşk olduğu bir başka
mecrada çözülürdü.

*AKP’nin askerle, yargıyla, üniversitelerle, devlet bürokrasisi ile
ilişkilerinde 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kamuoyu önünde
görünmeyen bir güç olarak “denge” unsuruydu. Bir örnek vermek gerekirse
Sezer Köşk’te olsaydı, AKP’ye kapatma davası açılmasına neden olan süreç
büyük olasılıkla yaşanmazdı.*
*DEĞERLENDİRMELERİ HEM BENİM HEM DE YAZI İŞLERİ MUTFAĞI İÇİN ÖNEMLİYDİ*
İlhan Selçuk okulu
*İlhan Selçuk*, bizim genel söyleyişimizle İlhan Ağabey, kısaltılmış
söyleyişimizle İlhan Abi, Ankara’yı İstanbul’un çok önemli bir parçası
olarak görür.
Gazete açısından durum böyledir...
Başkent Ankara’ya bakışı ise bir bütündür; Meclis, Çankaya, siyaset, ordu,
yargı, Dışişleri...
İlhan Abi Ankara’ya gelişlerinde yukarıdaki yelpazenin olabilirse tümüyle
temas kurmak ister... Ben de başarabildiğim kadarıyla bunu gerçekleştirmeye
çalışırım...
Bu kesimlerle gündüz oturmalarımız olur. Akşam ise başka bir meclis:
Dostlar meclisi!
İlk akşam genellikle baş başa otururuz. Bu benim için, zevk ve okuldur...
Ben de programı ona göre yaparım. Diyelim Ankara’ya 10 Mayıs’ta gelecekse
programı 11 Mayıs’tan itibaren yaparız.
10 Mayıs akşamı bizim...
 ‘ABİ ORASI BOŞ KALSA...’
9 Ağustos 1993’te Ankara temsilcisi olarak göreve başladığım günden beri
ortalama ayda bir kez, bazen 2 ayda bir kez Ankara’da İlhan Abi ile
buluşuruz...
Benim için kritik buluşmalardan biri 1994 sonu, öteki de 1995 başındakiydi.
O dönemde benim yazılar, gazetenin birinci sayfasından değişik sütunlardan
giriyordu. 24 Ocak 1993’te bombalı bir saldırı sonucu yitirdiğimiz *Uğur *
Abi’nin (*Mumcu*’nun) sütunu boştu.
İlhan Abi 1994 sonundaki oturmamızda, sohbetin bir yerinde konuyu değiştirip
seslendi:
“*Balbay, artık gazetenin sağ alt köşesinde birinin yazmaya başlaması
gerek...**”*
Baş başayız...
Mesajı aldım...
Bir an kendimi yüksek bir dağın tepesinde, derin, uçsuz bucaksız bir vadiye
ve sonsuzluğa bakar gibi hissettim.
Aklıma gelen ilk şeyi söyledim:
“*Abi, orası boş kalsa...**”*
İlhan Abi konuyu orada kesti. Başka şeyler konuştuk.
 ‘DOSTA DÜŞMANA KARŞI BİRİNİ YAZDIRMALIYIZ’
1995 Martı’ndaki gelişinde ise konuyu ortada bırakmadan, doğrudan kararını
söyledi:
“*Balbay, Uğur**’**un yerini doldurmak değil söz konusu olan... Bizim orada
dosta düşmana karşı birini yazdırmamız gerekir. Bu kişi içimizden olmalı,
genç olmalı**...”*
Bu anlatılabilir bir yaklaşımdı ve ben orada yazmaya başladım.
İlhan Abi, baş başa sohbetlerimizde hem geçmişe ilişkin olayları ve
bunlardan çıkardığı dersleri anlatırdı, hem günümüzü irdelerdi.
2002-2005 arasındaki konuşmalarımız, birlikte yaptığımız temaslar,
sonrasında yaptığımız değerlendirmeler, benim için tam bir
*“**okul**”*değerindedir. Anlattıkları elbette günlük yazılarına
paralel şeylerdi ama
güncel gelişmeler bağlamında yaptığı irdelemeler, bu okulun ruhunu
oluşturuyordu.
Özellikle Ankara’daki gerilimlere ilişkin yaptığım haberler, yazdığım
yorumlar İlhan Abi katında da gerilim yaratıyordu diyebilirim. Ben *“**
Ankara**’**da görünen gerçekler bunlar**”* dediğimde İlhan Abi, *“**Bunların
hiçbirine itirazım yok**”* der, gazetenin bulunduğu konumu anlatırdı.
İlhan Abi’nin değerlendirmeleri hem benim hem gazetenin yazı işleri mutfağı
için çok önemliydi. Özellikle 2003’ün ortasından sonra kimi ciddi haberleri,
zaten hissedilmekte olan ama bütün unsurlarını bilemediğimiz gerilimin
üzerine benzin dökmemek için çok daha dikkatli kaleme aldık.
 ‘SUÇ UNSURU’ OLARAK KARŞIMIZA ÇIKTI
Bütün bunların, İlhan Abi ile gazetecilik zemininde, neredeyse abi-kardeş
duygularıyla kurduğumuz diyalogların *“**suç unsuru**”* olarak karşımıza
çıkacağını, hatta *“**terör örgütü faaliyeti**”* olarak iddianamelere konu
olacağını, hiç ama hiç düşünmemiştim.

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected]
To unsubscribe from this group, send email to 
[email protected]
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap