1924 Bingazi'deki savaşı izleyen bir Fransız gazeteci şöyle yazıyor:
-       Mustafa Kemal gerçekçiydi. Parlak projeler, göz kamaştırıcı ve
gösterişli her şey, onda güvensizlik yaratırdı. Çarpıcı fikirler(!)
onu etkilemezdi. O'nun amacı, açık ve netti... İnce hesaplar ve uzun
sorgulamalardan sonra karar verirdi. "Yaklaşık" ve "Genel" ile
yetinmez, sağlam esaslar ve rakamlar isterdi... İşte, Mustafa Kemal'in
bu tutumu ve kişiliği, imkansızın başarılmasını sağlamış ve Sevr'i,
Lozan'a bu yolla, bu yöntemle dönüştürmüştür. Bu süreç,
teslimiyetçilikle kararlılık arasındaki mücadelenin öyküsüdür.!..
Sevr Antlaşması koşullarında kararlı olabilmek, ancak derinlemesine
bir akılcılığın ve sağlam bir karakter yapısının eseri olabilirdi...
Şartlar bir yabancı yazarın dili ile oldukça zorluydu:
-       Büyük güçler kamp ateşinin etrafında aç gözlerle fırsat kollayan
kurtlar gibiydi... Çünkü Türkiye, doğası gereği zengin, emperyalizm ise,
oburdu...
İşte bu koşullarda Ferit Paşa, sadrazamlığa (başbakanlığa)
getirilmişti.
İngiliz yüksek komiseri amiral Richard Webb, Damat Ferit Paşa'nın
iktidarı eline alır almaz kendisini ziyarete gelerek, şu sözleri
söylediğini aktarıyor:
-       Şahsım ve padişah efendimizin tüm ümidi Allah'tan sonra İngiltere'de
toplanmıştır... Lütfen bu mesajımı İngiltere hükümetine iletiniz...
Tam bu tarihlerde Mustafa Kemal Paşa ise, Samsun'a çıkmış, halkın
[Bağımsızlık Savaşı için] örgütlenmesi çalışmalarına başlamıştı
bile...
Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919'da Erzurum Kongresi'ni açış
konuşmasında şöyle diyordu:
-       Tarih, bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr
edemez. Dolayısıyla, böyle bir batılın arkasından vatanımız ve
milletimiz aleyhine verilen hükümler iflasa mahkûmdur...
-       Memleketimizde çok miktarda yabancı parası ve birçok propagandalar
cereyan ediyor. Bundaki gaye pek açıktır ki, , millî hareketi yarıda
bırakmak, millî emelleri felce uğratmak ve vatanı işgal gayelerine
ulaşmaktır.
-       Bununla beraber her devirde, her ülkede ve her zaman olduğu gibi,
bizde de kalbi ve sinir sistemi zayıf insanlarla beraber, refah ve
şahsî menfaatlerini vatan ve milletin zararında arayanlar vardır...
Zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, ülkemizde
bunu adeta bir teşkilat haline getirmişlerdir. Fakat mukaddes gayesi
için çırpınan tüm millet, bunları mutlaka süpürecektir...
Yine aynı tarihlerde Lord Curzon'un Fransız dışişleri bakanı Pichon'a
10 Kasım 1919'da yazdığı satırlar da oldukça önemlidir:
-       Önümüzdeki ilkbahara kadar karşımızda, bizim empoze etmek
isteyeceğimiz türden bir anlaşmayı kabul edecek kimsenin kalmaması
büyük bir olasılıktır... Düşmanlarımız arasında en zayıf ve perişan
durumda olan Türklerin, netice olarak zaferi kazanması anlamına
gelebilecek bu gelişme, ciddi bir kepazeliktir...
Belki de o günkü koşullarını en iyi ve objektif olarak Churchill'in şu
satırlarında görebiliyoruz:
-       Türk, kötü yönetim yüzünden, bitmez tükenmez felaketler ve harplerle
çökmüş, çevresinde imparatorluğu paramparça olmuştu. Fakat o hâlâ
canlı idi. Göğsünde, dünyaya meydan okumuş ve yüzyıllar boyunca bütün
istilacılara karşı başarı ile mücadele etmiş bir ırkın kalbi
çarpıyordu. Dünyaya düzen verecek adamlar, Paris'in duvarları kumaş
kaplı, yaldızlı salonlarında toplanmışlardı. İstanbul'da müttefik
filolarının topları altında çalışan bir kukla hükümet bulunuyordu.
Lakin Türk'ün anayurdu Anadolu'nun sarp tepeleri üzerinde bir avuç
insan kaderlerinin bu şekilde tayin edilmesini kabul etmiyorlardı...

Evet, etmiyorlardı!
Ne ekonomileri vardı; ne topları, ne tüfekleri.
Ama yüreklerinde, tam bağımsız bir Cumhuriyete olan akıl dolu bir
inanç taşıyorlardı.
Yollarını uygarlık, akıl, aydınlanma ve inanç aydınlatıyordu.
İşbirlikçi değildiler!..
Teslimiyetçi değildiler.
"Ver-kurtul" mantığından eser yoktu bilinçlerinde...
Düşündüler, birleştiler, güçlerini birbirine ekleyip, al bayraklarını
"misak-ı Milli" hudutlarına diktiler.
İşte bu noktadır Lozan!..
Bu bilinçtir; bu inanç; bu akıl ve bu aydınlanma yolunun adıdır...
Türkiye, tam bağımsız ve laik Cumhuriyeti bedavadan kazanmadı.
Bir destan yazarak, bedelini kanla, terle, bilinçle ödeyerek, söke
söke elde etti.
Vatanın savunulması, her şeyden önce, bu mirasa karşı sahip olmamız
gereken bir sorumluluk ve namus borcudur.
Bu gerçeği herkesin bilmesi, anlaması, bilincine yerleştirmesi
gerekir.
Çünkü bu borç, ancak böyle ödenir.
Ve 19 Mayıs 1919'da başlayan "Tam Bağımsı Milli Devlet" yürüyüşünün
yıl dönümü de ancak, bu yöndeki bir bilince sahip olmakla
kutlanabilir.


LÜTFEN "TIK"LAYINIZ:
www.soruyusormak.com
www.dnm-ler.com
www.kitlecizgisi.com

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To post to this group, send email to [email protected].
To unsubscribe from this group, send email to 
[email protected].
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/gugukluhayat?hl=en.

Cevap