Fevzi Zülaloğlu: İslam'da Eylemsiz İman Yoktur

Kur'ani anlamda iman, salt bilmek olmadığı, amelle bütünleştiği, iman ve
amel ayrı ayrı iki alan olmadığı halde, bugün kendilerini İslam'a nispet
eden kalabalıklarda, iman ve amel neden iki ayrı alana ait kavramlarmış gibi
algılanmaktadır? Bu anlayışı doğuran tarihi sürece kısaca değinmek gerekir.

"Elif, Lam, Ra. insanlar sadece 'iman ettik' demekle, hiç imtihan edilmeden
bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekilerini
sınadık. Elbette Allah, doğruları bilecek; yalancıları da bilecektir."
[29/Ankebut, 1-3]

Kur'an, iman ve onun ilkelerini ortaya koyarken, imanın zihinde oluşan soyut
değerler bütünü olmadığını sürekli olarak tekrarlar ve imanın ancak
tezahürleriyle bir bütünlük ve bir değer ifade edeceğini vurgular. Müteaddid
ayetlerde imanın beş esas prensibi üzerinde durulmakta (Allah'a, meleklere,
kitaplara, Rasullere ve ahiret gününe iman. (2/Bakara,177) ve bu esaslar,
sürekli olarak bireyin hareketlerini belirleyici ve onu yönlendirici bir
işlev görmektedirler.

Rabbimiz yukarıdaki ayette iman ettik sözünü kuru bir laf olarak
söyleyenleri eleştirmekte, sünnetinde sınanmasız bir imanın vakıa ve ideal
olarak kabul görmediğini ifade etmektedir. İki ayrı din olan TEVHİD ve ŞİRK,
inananlarında, ortaya koydukları hayat tarzı ile ayrışmaktadır. Bu yüzden
iman ettim dediği halde hala Tağut'a kulluk eden, hayatının tümünü ibadet
bilinci ile düzenlemeyip Allah'tan başka hüküm koyucular, rabbler edinen
biri bu sözü hiç söylememiş gibidir. Önemli olan, Allah'a hanif/birleyici
olarak inanıp bunun şahitliğini yapmaktır. Yoksa inandığını söylemek, zaman
zaman müşriklerin bile kaçamadığı bir gerçektir:

"Andolsun onlara: Kendilerini kim yarattı? diye sorsan, elbette Allah
derler. O halde nasıl (haktan) çevriliyorlar?!" [43/Zuhruf, 87. Ayrıca
bakınız: 23/Müminun, 84-89; 34/Sebe, 24; 29/Ankebut, 61-63]

Kur'ani anlamda iman, salt bilmek olmadığı, amelle bütünleştiği, iman ve
amel ayrı ayrı iki alan olmadığı halde, bugün kendilerini İslam'a nispet
eden kalabalıklarda, iman ve amel neden iki ayrı alana ait kavramlarmış gibi
algılanmaktadır? Bu anlayışı doğuran tarihi sürece kısaca değinmek gerekir:

Rasulullah dönemi ve O'ndan sonra kısa bir süre devam eden saf İslam
toplumuna egemen olan Tevhidi/Kur'ani düşünce yerini, kendisine musallat
olan cahili ve beşeri düşüncelere bırakınca, müminler topluluğu, içinde
bulundukları 'dini gereğince yaşayamama' hallerine çözümler aramaya
başladılar. Bu çözüm arayışları ve sonuçları bugün hepimizin malumudur:
isyanlar, cinayetler, savaşlar, sürgünler, katledilmeler... İnsanlar
inançları uğruna savaşmaktan çekinmiyorlar; Kur'an'ın bize aktardığı geçmiş
ümmetlerin mücadeleleri aynen tekrarlanıyordu, işte bu sırada İslam ümmetine
egemen olan zalim iktidarlar, yanlarına aldıkları 'Din adamları'
vasıtasıyla, şeklen tahrif edemedikleri vahyi, manen kendi heva ve çıkarları
doğrultusunda yeniden yorumlamaya başladılar. Vahyin mesajını asıl
kimliğinden ve bütünlüğünden tecrid ederek yeniden biçimlendirdiler.
Öncelikle kendi varlıklarını ve konumlarını meşrulaştırdılar. Sonra da 'iman
Nedir?' sorusunu sorarak onu salt zihinsel bir 'bilme' olarak formüle
eltiler. Kur'an'da 'kafir' ile eşanlamlı olan 'zalim' ve 'fasık'
tabirlerinin müminler için de kullanılabileceğini iddia ettiler. Kur'an'a,
Kur'an'ın istediği biçimde yaklaşan hiç bir kimsenin kabul edemeyeceği
mümin-müslim ikilemini izafe ettiler. Artık 'iman', pratik boyutundan
koparılmış, amelsiz bir olguya dönüşmüştü. Tüm bunları yaparken, heva ve
heveslerince yorumladıkları ayetleri delil getirmekten de geri
kalmıyorlardı.

Bugün tarihe mal olmuş ve artık dokunulmaz birer gerçeklik olarak kabul
edilen itikadi mezhepler ve hatta bu mezheplerin pratik cephesini oluşturan
fıkhi mezheplerin hepsi, insanların zulüm ve adaletsizlik karşısında
takındıkları tavırlar ve bu tavırlarını izah eden formüller etrafında
oluşmuştur. Kimi savunmacı, kimi uzlaşmacı olan bu mezhepler iman'a,
zalimleri rahatsız edebilecek bir işlev yüklemekten çok uzak kalmışlardır.

İman artık teorik bir olgudur. Sadece kalp ve vicdan işidir. Pratikten,
özellikle de toplumsal işlevinden soyutlanmış, bireyin kalbine/vicdanına
hapsedilmiş, kimde olduğu bilinemeyen, kalbin en ücra köşesinde gizlenmiş
olması muhtemel bir 'bilme'dir. Artık 'iman' en ileri seviyedeki îzahıyla
tasdikun bi'l-cenan ve ikrarun bi'l-lisan ve'l-amelu bi'l-erkan dır. Dikkat
edilirse imanın en geniş muhtevalı bu izahı bile bireycidir.

Buradaki 'amel'den kasıt namaz, zekat, oruç ve hacdan öteye bir şey
değildir. Kaldı ki fert bunları bile ifa etmediğinde, müminlik sıfatına
halel gelmemekte, müminler safından çıkmamakta, sadece ve sadece günahkar
bir kul olmaktadır. Zira dikkat edilirse tüm bunlar o dönem iktidar
sahiplerinin genel vasıflarıdır.

Peki durum gerçekten böyle midir? İman salt teorik olarak Allah'ı bilmek
midir? Veya geleneksel ifadesiyle amentüyü sıralamak mıdır? Bunun böyle olup
olmadığını, gerçek doğru ve Furkan olan Kitab'a bakarak izah etmeye
çalışacağız.

Daha ilk ayetlerinde Kur'an, kendisini tanımlar ve imanın mahiyetini,
tezahürlerini sayarak belirler:

Elif, Lam, Mim. Bu, kendisinde hiç bir şüphe olmayan ve muttakiler için yol
gösterici bir KİTAB'dır. (O muttakiler) ki, gaybe inanırlar, namazlarını
kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden intak ederler. Sana
indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Ahirete de kesinlikle
inanırlar. İşte Rabb'lerinin hidayeti üzerinde olanlar ve felaha erenler
onlardır. [2/Bakara, 1-5] Buradaki 'gaybe iman' daha sonra başka ayetlerde
geçen iman esaslarının tümünü ihtiva eder:

...Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inandı..."
[2/Bakara, 177; ayrıca bkz.: 285 inci ayet] Gaybe imanın yani yukarıdaki
prensiplere imanın hemen akabinde, söz konusu imanın tezahürü olan ve onu
bütünleyen pratik zikredilmekledir: Namazı kılmak, rızık olarak verilenden
infak etmek, vahyin doğrultusunda hareket etmek ve tüm bunların sonucunda
hesap vereceğinden şüphe etmemek, işte ancak böyle bir iman kurtuluşa vesile
olabilmektedir.

Bu arada şunu da belirtmekte yarar vardır. Gaybe iman, Kur'an ile
sınırlandırılmıştır. Zira gaybı bilen yalnız Allah'tır, inanmamız gereken
gayb, Allah'ın vahiy aracılığıyla insanlara bildirdiği ve Kur'an'da yer alan
gaybdır. Eğer gaybın alanını Kur'an dışına taşırırsak, o zaman aşağıdaki
ayetin bizi sakındırdığı neticeye düşeriz:

... Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?...
[2/Bakara, 80]

Kur'an insanlardan Allah'a iman etmelerini ister. Yalnız O'na iman
etmelerini ve O'nu birlemelerini, dolayısıyla haber verdiği gaybe
inanmalarını ister. Ardından bireylerden, yapmaları gereken hususları
vurgular. İşte bu noktada iman, teorik bir 'bilgi' olmaktan çıkar, tam
anlamıyla 'pratik' ile bütünleşir:

"(Salih'in] kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, zayıf bırakılmış
müminlere: Siz, Salih'in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini BİLİYOR
musunuz? dediler. (Müminler): Doğrusu biz onunla gönderilene İMAN EDENLERİZ.
dediler." [7/Araf, 75]

Buradaki iman, kafirleri rahatsız eden, statülerini sarsan, onları tehdit
eden faaliyetler bütünüdür. Yoksa salt 'bilmek' niçin rahatsızlık unsuru
olsun ki?

Kur'an bu gerçekliği, bolca kullandığı iman edenler ve salih amel işleyenler
ifadesiyle sürekli olarak vurgular. [Örnek olarak bakınız: 2/25; 2/62;
2/82...]

Yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz iyilik (birr) değildir. Asıl iyilik
odur ki; Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere inandı; Allah
için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, muhtaçlara ve
boyunduruk altında bulunanlara mal verdi; namazı kıldı, zekatı verdi.
Antlaşma yaptıkları zaman gereğini yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve
savaş zamanlarında sabredenler; işte doğru olanlar onlardır, muttakiler de
onlardır." [2/Bakara, 177]

Bu ayet, iman esaslarının, hakikatte hareket ve davranış esasları olduğunu
göstermek noktasında yeterlidir.

Konuya Kur'an'ın bütünü göz önüne alınarak bakıldığında -ki müminin yapması
gereken Kitab'a tümüyle sarılmak ve Kitab'a yalnız bir tarafından
yaklaşmamaktır- kişinin birinci ve yegane vazifesinin, dini Allah'a halis
kılarak yalnız O'na kulluk etmek olduğu anlaşılır. Buna karşılık da Allah
insana/mümine cenneti vaadetmiştir:

"Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın
almıştır." [9/Tevbe, 11]. Ve artık müminlere, yani iman edenlere düşen
imanlarının gereği malları ve canlarıyla Allah yolunda olmaktır. [8/28;
64/15; 4/95; 8/72, 9/20, 44, 88 vd.]

Kur'an bütün bunları imanın koşulu olarak zikretmiştir ve yanlış
anlaşılmaması için de önceki kavimlerin başlarına gelenleri, onların
mücadelelerini ve imanlarının niteliğini örnek vermiştir:

"Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi
mi zannettiniz?..." [2/Bakara, 214; ayrıca bakınız: 3/AI-i İmran, 142, 195;
9/Tevbe,16; 47/Muhammed, 31].

Artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Yaygın olarak kullanılan imanın şartı
İslam'ın şartı veya mümin-müslim ikileminin, gerçek müminin hayatında pek
bir değeri yoktur. Şu ayeti gördükten sonra artık İslam'ın şartı ile imanın
şartını nasıl ayırabilirsiniz ki?:

"Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a halis kılarak, Allah'ı birleyenler
olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekat vermeleri emredilmişti.
İşte doğru din budur. "[98/Beyyine, 5]

Söz konusu mümin-müslim ikilemi, Hucurat Suresi'nin 14. ayetinin yanlış
yorumlanmasından veya daha doğru bir ifade ile zamanın zalim iktidarlarının,
tevhidi hareketleri engellemek için böyle yorumlanmasını istemelerinden
kaynaklanmaktadır. Bu ayette geçen Eslemna İslam olduk ifadesi barışa
girdik, vuruşmayı bıraktık, sizin itaatinize girdik anlamındadır. Yoksa
şimdilik müslüman olduk, daha henüz mümin olmadık anlamında değildir. Burada
söz konusu olan, bir grubun mevcut siyasi otoriteye boyun eğmesidir. Onlar
(bedeviler) bunu yaparken yani teslim olurlarken kendilerini müminlerle
eşdeğer görüyorlardı. Ayet bu durumu nefyetmektedir. Zaten müteakip ayet
bunu açıkça gösteriyor. İslami otoriteye boyun eğmek, itaat etmek anlamında
Nisa, 94'te de aynı durum söz konusudur.

Müslim'in mümin ile aynı anlama geldiğini gösteren şu ayet gayet açıktır:

"Rabbi O'na (İbrahim'e) İslam ol! demişti. Alemlerin Rabbi'ne teslim oldum.
dedi." [2/Bakara, 131]

İbrahim (s)'de bu ikilemi görmek mümkün müdür?

İfade edildiği biçimiyle İslam hiç bir zaman cennetle alakalı görülmemiştir.
Esasen İslam bir sistemin, top yekûn bir dinin adıdır. Ferd ferd mümin
bireylerden biz olup cemaatleşen, ümmetleşen dinin adıdır İslam. Bu anlamda
mümin-müslim ayırımının pratikte hiç bir değeri yoktur. İmani
sorumluluklarını yerine getirme mücadelesi veren; bu yolda canını, malını
cennet karşılığında Allah'a satan; mallarını, eşini ve çocuklarını Allah
yolunda bir imtihan aracı olarak gören bir insanla, tüm bunları teorik
olarak sadece zihninde bulunduran ve bu konuda hiç bir faaliyet sergilemeyen
bir insan! Bunların ikisi de mümin olacak! Bu Kur'an'a terstir. Kendilerine
la ilahe illAllah diyen herkes cennete girecektir hükmünü şiar edinip yan
gelip yatanlar, Al-i İmran Suresi'nin 23-25. ayetlerine baksınlar. Allah
Ahkamu'l-Hakimindir. O gün adaletle hükmolunur ve herkese kazandığı tastamam
verilir.

İman bir tercihtir. Eylemlerde tercihtir. Bütün hayatını inna lillah (Biz
Allah içiniz...) doğrultusunda tanzimdir. Ve bu tercih, bireyin tüm
davranışlarını, eylemlerini, faaliyetlerini kuşatıcıdır, iman, müminlerle
birlikte davranmak, onlarla birlikte olmaktır. Savaşmak 'iman esasları'ndan
değildir. En azından iman edilmesi gereken bir prensip değildir. Ama öyle
bir an gelir ki savaşıp savaşmamak tercihini yapmak, bireyin mümin olup
olmamak tercihi ile eşdeğerdir. Tevbe Suresi'nin 43-46, 80-96 ve 118.
ayetleri müminin pratikteki tercihinin önemini tüm açıklığıyla ortaya
koymakla ve basit gibi görünen bir tercih hatasının sonucunun vehametini
vurgulamaktadır, imanımızın gereği olan pratikteki Allah için olması gereken
tercihlerimizde çok dikkatli olmak ve her anımızı mümince değerlendirmek
durumundayız.

"Asra andolsun ki; İnsan ziyandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler,
birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna."
[103/Asr Suresi]

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"borsamorsa" group.
To post to this group, send email to [email protected]
To unsubscribe from this group, send email to [EMAIL PROTECTED]
For more options, visit this group at 
http://groups.google.com/group/borsamorsa?hl=en
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap