Merhaba Dostlar,

Uzun zamandır, neredeyse kuruluşundan beri Diwanxane'yi takip ediyorum.
Genel tanıtım yazıları dışında neredeyse hiç yazmadım. Bu, grubu takip
etmediğim anlamına gelmiyor. Bu kez, son günlerde yaşanan bir polemikten
yola çıkarak, müsaade ederseniz ben de görüşlerimi özetle paylaşmak
istiyorum.

Ne yazık ki genel üslubumuz, kucaklayıcı olmaktan öte kırıcıdır. Hem Necip
Bingül arkadaştan, hem de Elif Sena Bilgin arkadaştan birer alıntıyla bu
üslubu örneklendirebilirim:

Necip arkadaş şöyle diyor, Elif Sena arkadaşa cevap verdiği yazısında:

"Orhan Miroğlu gibi kaçkınları referans olarak alırsan, hele Taraf ve
Radikal gibi gazeteler ilham kaynağın olursa durumun çok kütü, ancak
birileri için kahraman Kürt kızı olursun! O 'birileri' de, AKP ve Zaman
gazetesinin yalan haberlerini, kirli siyasetini taşıyan taşıyıcılardır.
Anlayacağın el alemin kapısında pinekleyenlerdir. Benim için kahraman Kürt
kızı değil kıblesini yitirmiş Kürt kızısın!"

Görünen o, Necip arkadaşa bu düzeyi düşük ilk cevabı yazdıran ibareler Elif
Sena arkadaşın şu satırlarından kaynaklanıyor:

"Bir zamanlar 'çatı partisi' diye bir şey çıkardı Apo; bir zamanlar da SHP
ile ittifak ettik. 2004 yılında... Tam 400 bin oy kaybımız olmuş, ilk
seçimde. Bugün Taraf'ta Orhan Miroğlu ile Yıldıray Oğur'un yazıları çok
güzeldi bu bağlamda. Ben bir Kürt kızıyım. Oyumu BDP'ye veriyorum. Kemalizm
düşmanıyım. CHP ile yakınlaşan bir zihniyete yuh artık diyorum. Yazıklar
olsun."

Bu iki yaklaşımdan sonra bazı arkadaşlar da Kürtçe veya Türkçe kendi
duruşlarına yakın arkadaşa destek verdiler.

Görüşlerimi ifade etmeye başlarken, şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
1987 seçimlerinde ilk ve son kez sistem partilerine oy veren biriyim. O
zaman SHP içinde çalışan yurtsever arkadaşlar olarak adaylarımız vardı ve
hem oylarımızı, hem de enerjimizi bu adaylar lehine kullandık. Ön seçimde
Ahmet Türk'ü Mardin'de liste başı yapıp onu cezaevinden Ankara'ya
yolladığımız, Malatya'da, Kars'ta, Dersim'de yurtsever insanları Meclis'e
taşıdığımız seçimdir, 1987 seçimi. Akabinde 1991 seçimlerinde HEP ile SHP
ittifak yaptı. Bu yaklaşıma karşı çıkıp 7-8 vilayette seçimlere bağımsız
giren adayları destekledim; o çalışmanın da bizzat içinde yer aldım. 1995'te
Emek, Barış, Özgürlük Bloku adı altında HADEP listelerinden seçime katılan
HADEP, BSP, SİP ve DDP'li adayları destekledim. 1999'de DBP listelerinden
seçimlere katılan adayların içinde yer aldım. Bu seçimlerde ilk defa bir
başka Kürt kimlikli parti seçimlere kendi adıyla katılmıştı ve bu önemliydi.
Oy almayacağını bildiğim halde, hem DBP'nin listelerinden seçimlere Batman
adayı olarak katıldım, hem de yöneticisi olduğum bu partinin çalışmalarını
aktif biçimde destekledim. Sonraki üç seçimde de sırasıyla HADEP ve DTP
adaylarına oy verdim.

HADEP, DTP veya bugün BDP adıyla devam eden geleneğin adaylarına oy vermemin
temel nedeni hiç kuşkusuz, tüm reddiyelerine, yöneticilerinin önemli bir
bölümünün kendilerini Türkiye Partisi olarak tanımlama ısrarlarına rağmen,
bu partilerin ve bu partilerde yer alan kadroların Kürt kimlikleriydi. Her
şeye rağmen Kürt kimliğinin kendi özgünlüğüyle Meclis'te bulunması
gerektiğine inanıyordum ve buna hala inanıyorum. Bu nedenle bağımsız ya da
parti kimliği ile seçimlere girmelerini önemsemeden HADEP ve DTP'ye oy
verdim.

Girizgahı belki biraz uzun tuttum. Şunun için gerekliydi: Çünkü inanıyorum,
Elif Sena arkadaş da ve birçok başka Kürt de benim gibi düşünerek şimdilerde
BDP'nin sürdürdüğü geleneği seçimlerde desteklemiştir.

Kendi adıma söyleyeyim; adayların niteliğini hiç mi hiç önemsemedim;
Diyarbakır'lı taksicinin bir Türk gazeteciye anlattığı gibi*,
siyasetçilerimizin, daha doğrusu ön cephelerde yer alan kadrolarımızın
'resmi görüşü'nü değil halkımızın 'gönül görüşü'nü önemsediğim için bizi
temsil etme yeteneğine haiz olmadığını, bunu yapamayacağını adım gibi
bildiğim bazı siyasetçilerimizin bile parlamentoya gitmesi için çabaladım,
destek verdim, efor harcadım.

Şimdiden sonra aynı davranışı gösterir miyim? Bilmiyorum; ama bildiğim şu,
on kez düşünüp bir kez adım atacağım. Artık Kürt siyasetinin, beni ve benim
gibi düşünenleri de temsil etmesi gerektiğine inanıyorum. Açık demek
gerekirse, kendi evindekini önemsemeyip Kemalizm'i allayıp pullayanlarla
birlikte olmaya çalışan bir Kürt siyasi yapılanmasına, grubuna, partisine
destek vereceğimi hiç mi hiç sanmıyorum.

Necip arkadaşın kızgınlığını anlıyorum. Görünen o Necip arkadaş, yürekten
inandığı bir görüşün eleştirilmesini kabullenememiş ve bu kabulsüzlük
nedeniyle aslında çok da kırıcı olmayan, BDP'nin Kemalizmle yakınlaşmasını
kabullenmediğini ifade eden bir eleştiriye karşı, sert ve suçlayıcı bir
cevap yazmış. Keşke ilk cevabı da son yazdığında dillendirdiği gibi olsaydı.
Örneğin son cevabında üslubu daha yerinde. Cümlelerini de şöyle bitiriyor:
"İğne kadar ışık varsa terk edilmez, ya da saçından bir tel bile kalmışsa,
vazgeçilmez... Halkın bir zerresini bile kaybetme lüksümüz yok!" Peki bu
üslup, niye yıllardır mücadele içinde olan, emek veren, cezaevinde yatan,
ölümlerden dönen, hala kurşunları vücudunda taşıyan Orhan Miroğlu'nu bir
anda "mücadele kaçkını" ilan etme gereği duyar? Bu üslup sahibi Taraf veya
Zaman okuyanları niye onların siyasetinin taşıyıcısı ilan etme gereği duyar.
Elbet Elif Sena arkadaşın da üslup konusunda, Necip arkadaş kadar olmasa
bile gereksiz belirlemeleri var. Kabul edelim ya da etmeyelim, bugün
Kürtlerin önemli bölümü, hatta politize Kürtlerin yüzde doksanlarla ifade
edebileceğimiz ezici bir çoğunluğu Abdullah Öcalan'ı önder olarak kabul
ediyor. Bizim bir çırpıda, bunca insanın iradesini inanarak teslim ettiği
bir siyasi kişiliği küçümseyici ibareler kullanmamız ne kadar yerindedir?
Hem Öcalan, hem de Burkay, Barzani, Talabani veya diğer Kürt siyasi kişilik
ve önderlerine dönük her küçümseyici ibareyi reddetmemiz gerekmez mi? Bu
bizim siyasi sorumluluğumuzun bir gereği değil mi?

Elbet Kürt siyasi kadrolarının, önderlerinin görüşlerini eleştirelim; varsa
eleştirdiğimiz yaklaşımları, bunların doğru olmadığını söyleyelim, bu
argümanlara karşı kendi yaklaşımlarımızı dile getirelim. Ama küçümsemek,
görmezden gelmek, yok saymak eleştirmek değildir; küçümsemek reddetmektir,
reddedilene inananlara hakaret etmektir.

Bunun karşıtı şu değil: "Ama onlar da yapıyor!" Olabilir, başkaları yanlış
yaptığında bile bunun üzerine yanlışla gidilmemesi gerekir. Örneğin Necip
arkadaş, son yazdığını keşke ilk baştaki mailinde yazsaydı; görüşlerini dile
getirmek yerine tersinden bir küçümseme, reddiye veya hakaretle yanıt
vermeseydi.

Çok uzatmak istemiyorum. Yanlış da anlaşılmak istemiyorum. Kesinlikle
kimseye akıl verme gibi bir anlayışım yok. Akıl vermek işim de değil, haddim
de değil. Herkesin aklının kendine yettiğine inanıyorum. Doğru olan da
herkesin kendi aklıyla yürümesidir zaten.

Ama lütfen üslup konusunda daha analizci bakalım, olaylara. Eleştirelim, ama
küçümsemeyelim, yok saymayalım, görmezden gelmeyelim, siyasetlerimizin,
siyasetçilerimizin, farklı görüş ve inanç gruplarımızın varlıklarını ve
gerçekliklerini reddetmeyelim.

Son olarak da Diwanxane'nin yöneticilerine söyleyeceklerim var. Bazı
arkadaşlar geçmişte yaşanan benzer tartışmaları gerekçe gösterip
Diwanxane'den ayrıldılar. Her şeye rağmen Diwanxane'nin, başkalarının
görüşlerini engellememekle doğru yaptığına inanıyorum. Diwanxane
yöneticileri kimsenin söz söyleme hakkını engellemiyor. Deyim yerindeyse,
kimseye müfettişlik yapmıyor. Doğru olan da bu. Biz kendimizin müfettişi
olmadığımız, sorumlu davranmadığımız sürece, başkalarının bize müfettişlik
yapmasının, sorumluluklarımızı hatırlatmasının zerre kadar değeri yok.
Yazan, tartışan arkadaşların önemli bir kısmı on yıllardır siyasetin içinde
olanlar. Bunlara akıl verme, sorumluluk hatırlatma doğru da değil, mümkün de
değil. Ancak herkesin de, sırtında yumurta küfesi varmışçasına hareket
etmesi de en kucaklayıcı ve en doğru olandır, inancındayım.

Gündeme gelmek çok kolay. Alırsın kılıcını eline, dalarsın içeriye, önüne
geleni kesersin. Kılıcın yok mu? İşte kalemin, işte klavyenin tuşları; yaz
kaleminle, bas klavyenin tuşlarına, herkese ver veriştir. Gündemsin... Peki
geriye dönüp baktığında, yaptıklarının, söylediklerinin ne işe yaradığını
merak etmiyor musun? Bak bakalım, yaptıklarının işe yaramış mı? Yarattığın
gündem, iki taşın üst üste konmasına neden olmuş mu? Olmuş ise devam et,
kolay gelsin. Ama yarattığın gündemin taşların üst üste konmasında bir
katkısı yoksa, lütfen o taşları taşıyanlara da, peşine takılmasan bile
onların oluşturduğu gündeme de saygı duy...

Selam ve saygılarımla.



*Fehim Işık*

* *

**Bilirsiniz, Türk gazetecinin biri Diyarbakır'a iner ve ilk bindiği takside
şoföre sorar, "Diyarbakır'da durum nasıl?" diye. Şoför, "Abi, resmi görüşümü
mü, yoksa inandığımı mı söyleyeyim," diye yanıtlar gazeteciyi. Gazeteci
şaşırır ve "Her ikisini de anlat," der.*

*Resmi görüşü şöyledir:*

*- Allah devletimize zeval vermesin. Her şey çok iyidir. Çoluk çocuk geçinip
gidiyoruz. Devletimiz olmasaydı, ne yapardık bilmiyorum.*

*İnandıklarını ise şöyle ifade eder şoförümüz:*

*- Dünyanın en zalim devleti ile karşı karşıyayız. Ne başımıza geldiyse bu
zalim devletten geldi. Çoluk çocuğumuzu öldürdü, yok etti. Her gün
sokaklarda insanlarımızı koyun gibi boğazlıyorlar.*



*Têbinî:** *Dikaribûm vê nivîsa bi kurdî binivîsînim. Lê ji ber ku her du
nivîsên ku bibûn sedemê gengeşiyê bi tirkî bûn, min jî raya xwe bi tirkî anî
ziman. Ew hevalên ku bi tirkî nizanin, bila min biborînin.

-- 
-  Diwanxane, platformek azad e, ideolojik nine, demokrasi serdest e; hemu Kurd 
dikarin bi rengeki azad ramanen xwe binin zimen, heqaret qedexe ye. Rojda 
Xanim, Serger Barî, Mihemed Rojbin ji bo niha moderator in. 
 
Navnisan: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
 
-  Diwanxane; Kurtceye kucuk bir adim icin kurulmus en buyuk Kurd mail grubu. 
Hukuki sorumluluk yazara aittir. Kurd kultur milliyetciligi esas alinir. 
Duzeysiz mailler onaylanmaz. Kurd dillerindeki mesajlara oncelik taninir.

Cevap