Sayın Alınak,
Güney Kürdistan'da sizin suçlamalarınızın aynisini yapan partilerinde girdiği 
ve bölgenin hatta bence Dünya'nın en adil seçimi yapıldı.
Bu partiler dahil seçim sonuçlarına bir itiraz da olmadı.
Bölge Ülkelerinden daha özgürlükçü bir Güney Kürdistan olduğu da kuşkusuzdur.
Suçlamalarınızın yeminli Kürdistan düşmanlarıyla çakışması üzücüdür.
Öz eleştiri yapmanızı dilerim.
Sacit Güneş



From: [email protected]
To: [email protected]
Date: Fri, 27 Sep 2013 06:25:34 +0000
Subject: [Diyarbekir] KÜRT KRALLIĞI İÇİN Mİ HALEPÇELERDE ÖLDÜLER








        

















                Mahmut ALINAK
([email protected])

            KÜRT
KRALLLIĞI İÇİN Mİ HALEPÇELERDE ÖLDÜLER?!

            Gazeteler geçenlerde Mesut Barzani
ile Celal Talabani'nin İstanbul'daki mülklerini sıralayınca, Halepçe'de
soykırıma uğratılan Kürtler geldi gözümün önüne. 

            Takvim yaprakları 16 Mart 1988 gününü
gösterirken, Irak diktatörü Saddam Hüseyin'in emriyle havalanan savaş uçakları 
Güney
Kürdistan'ın Halepçe kasabasına gaz bombaları yağdırıyordu. Bombardımanda beş
bini aşkın insan yanarak ölmüş, yedi bin kadarı da yaralanmıştı. Halepçe bir
ceset denizine dönmüştü o gün. Göğsüne sımsıkı bastırdığı ölmüş bebeğinin
üstüne kapanan zavallı bir babanın objektifte donup kalan cansız görüntüsü 
yıllar
boyu katliamın tanığı ve simgesi haline gelmişti. 

            Vahşetin Güney Kürdistan'da kol
gezdiği o korkunç günlerde Süleyman Demirel Meclis kürsüsünde ıvır zıvır bir
konuşma yapıyordu. Bense henüz çaylak bir milletvekiliydim. Ayağa fırlayıp, 
"Halepçe'de
beş bin insan katledildi,"diye ürkekçe bağırmıştım. Süleyman
Demirel, "Burada ciddi şeyler konuşuyoruz,"diyerek beni
azarlayıp susturmuştu. ANAP ve DYP milletvekilleri de, "Sus, otur yerine,
terbiyesiz herif!"diye üstüme gelince neye uğradığımı şaşırıp oturmuştum
yerime. 

            Katliama karşı dünya da Süleyman
Demirel gibi aldırışsızdı. Bir dere kuytusunda beş bin kurbağa katledilse ve 
binlercesi
yaralansa herhalde ayağa kalkardı dünya. Katliama uğrayanlar Kürtler olunca, o
cilalı "insanlık ve kardeşlik" lafları unutuluyor ve o koca koca
devlet büyükleri kilit vuruyorlardı dillerine. 

            Kürtler için Halepçe ne ilkti, ne de
son oldu. Hikâyesi uzundur: bir sene sonra 1989'un sonbaharında, Saddam'ın 
üstlerine
yağdırdığı zehirli bombalardan kaçan yüz bine yakın Kürt, geride binlerce ölü 
bırakarak
Uludere ve Çukurca'daki sarp vadilere sığındılar. Hakkâri milletvekili Cumhur
Keskin akşam saatlerinde telefon edip yardım isteyince, Adana milletvekili
Cüneyt Canver, Mardin milletvekili Adnan Ekmen ve ben, sabahı beklemeden 
otomobille
hemen yola koyulduk. Ertesi gün kuşluk vakti Hakkâri'deydik. İlk işimiz Vali
ile görüşmek oldu. Vali,"Hükümetin verdiği talimatın gereğini
yapıp yarın sığınmacıları sınır dışı edeceğiz,"dedi. Valiye dil
döküp doğacak felaketi anlatmaya çalıştıysak da bir faydası olmadı. Emir yüksek
yerden, Ankara'dan gelmişti; yapılacak hiçbir şey yoktu! Bozulmuş bir moralle 
valilikten
çıkıp sığınmacıların konakladıkları vadilere gittik. 



            Göz
alabildiğine uzayıp giden derin vadiler mahşeri bir insan deryasıyla 
çalkalanıyordu.
İnsanlar aç, çıplak, yorgun ve perişandı. Acı bir çaresizlik oturmuştu solgun
yüzlerine. Bizi görünce, "Bimre Saddam, bijî Berzanî,"diye
slogan attılar. Ayakta konuştuğumuz buğday tenli orta yaştaki bir peşmerge
komutanı,"Geri gönderilirsek daha sınırda bütün halkı makineli tüfeklerle
tararlar,"dedi. Onun o kendinden emin hali hepimizi derinden etkilemişti.
Haki renk resmi giysileri içinde çakı gibiydi, ellerini güvenle arkasında 
bağlamıştı.
Kömür karası gözlerinde ölüm korkusunu aradığımı hatırlıyorum. Korkunun zerresi
yoktu, çelikten bir cesaret ışıldıyordu sakinlikle gülümseyen kapkara 
gözlerinde.
Valinin sesi uğuldarken kafamın içinde, o zeytin karası güzel gözlerin bir gün
sonra sonsuza kadar kapanacağını düşünüyordum dehşet içinde. Yaşlı bir adam
vardı orada. Kasvetli bir sessizlik içinde bir taşa çökmüştü. Tanınmaz haldeki
yüzü, elleri ve çıplak ayakları yanıklar içindeydi. Güçlükle nefes alıp
veriyordu. Düşünceleri başka bir yerdeydi. Kül rengi gözleri kederle dalıp
gitmişti önündeki boşluğa.  Sorduğumuz
sorulara cevap vermedi, ya da veremedi; davul gibi şişen morarmış dudakları
hafif bir iniltiyle kıpırdadı. Sanki yanardağlar patladı o an içimde. Kendimi
bıraktım, gök gürler gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. 



            Bir kâbus gibi geçen sekiz yıllık
milletvekilliğim boyunca bir tek o zaman bir işe yaradığımı hatırlıyorum. 

            Ankara'dan ümidimizi kesince Hakkâri'ye
dönüp aceleyle bir basın toplantısı düzenledik. Ankara'nın kararını bir tek
dünyanın ilgisi değiştirebilirdi. BBC radyosu haberi duyurunca uluslar arası 
birçok
haber merkezi sözcümüz Cumhur Keskin'le bağlantıya geçip geniş röportajlar
yaptılar. Cumhur Keskin saatlerce telefonun başında kaldı. Gece yarısına doğru
tüm dünya çığlığımızı duymuştu artık.

            Ertesi gün birçok gazete kederler
içindeki o yaralı yaşlı adamın fotoğrafını koymuştu birinci sayfasına. İç ve
dış kamuoyu olaydan haberdar olunca, hükümetin sığınmacıları-kimseye 
sezdirmeden-
sınır dışına çıkarma plânı sekteye uğradı. Başbakan Turgut Özal kıvrak
zekâsıyla manevra yapıp sığınmacıların kurulacak çadır kentlerde misafir
edileceğini açıkladı.  Böylece bir taşla
iki kuş vurmuş oluyordu. Yaklaşan yerel seçimlerde hem Kürt seçmenin desteğini
alacak, hem de içte ve dışta hümanist bir lider profili çizmiş olacaktı. 

            Bu haberle dünyalar bizim olmuş gibi
sevinmiştik. Saddam'ın girişeceği yeni bir katliamın önüne geçmiş olmanın o
eşsiz hazzını hâlâ duyarım içimde. Adnan Ekmen'le o günleri konuştukça hep 
rahmet,
minnettarlık ve güzel sözlerle anarız sevgili dostlarımız Cumhur Keskin ve
Cüneyt Canver'i. 

            Güneyli Kürtler işte böyle nice
Halepçelerde katledilerek geldiler bugünlere. 

            Mesut Barzani ve Celal Talabani'nin
İstanbul'daki mülkleri gazetelerde çıkınca bir Kürt siyasetçi, "İstanbul'daki
bu mülkler Güney'deki mülklerin yanında devede kulak kalır,"dedi,
kanıksamış bir tavırla. 

            Sonra beni daha da şaşırtacak şu
sözlerle devam etti konuşmasına: "Halkın kanı ve gözyaşı pahasına kurulan
ülke, iki ailenin fertleri arasında parsellenmiş durumdadır.  Gidip Hewler'i 
görmen lâzım, zenginliği ve göz
kamaştıran şatafatıyla Avrupa'nın gözde bir kentidir sanki. O dev kentin
neredeyse Kars'ın yarısı  büyüklüğündeki
görkemli bir mahallesi tümüyle Neçirvan Barzani'ye aittir. 

            Ülke pazarı yabancılara; İran, Mısır ve Türk iş adamlarına
peşkeş çekilmiştir. Anlayacağın ülkenin sömürge statüsü sadece şekil ve el
değiştirmiş. Devleti bu iki aile yönetiyor. Ülkede yapılan her ticari işe bu
iki ailenin fertleri ortaktır. Hiçbir yatırım yok, bir toplu iğne dahi
üretilmiyor. Ayran bile dışarıdan geliyor. Otellerde ve işyerlerinde Kürtler
değil yabancı işçiler çalıştırılıyor. Ülkeye petrol gelirlerinden akan paranın
haddi hesabı yok. Üretimden koparılan ve münzevileştirilen halka maaş adı
altında sınırlı para ve gıda yardımı yapılıyor. Geriye kalan milyar dolarlar ise
Barzani ve Talabani ailesi fertlerince Türk ve Avrupa bankalarına taşınıyor. 
Yabancı
bankalardaki dolar hesapları açıklansa küçük dilini yutar çoğu insan. Küçüğünden
büyüğüne kadar hepsi saray hayatı yaşıyor. 

            Yönetimden kimse hesap soramıyor. Hesap sormak isteyenler
Türkiye'deki gibi düşman muamelesi görüyor. Basın özgürlüğünün kırıntısına dahi
izin verilmiyor. Birçok gazeteci öldürüldü. Sesini çıkaranlar cezaevlerine
kapatılıyor. Kürt polisler Türk polisleri kadar kaba ve serttirler. 
Hakaretlerinin
Kürtçe olması daha da acıtıcı oluyor. En ufak bir demokratik kıpırdama bile 
Türkiye'de
olduğu gibi polis şiddetiyle bastırılıyor. Halk toplu olarak hak aramaya
kalkışsa Kürt yönetimi AKP gibi kan dökmekten çekinmez."

            Sohbetimiz sürerken, 1989 güzünde
Çukurca ve Uludere'de gittiğimiz ürkünç vadilerdeki o çaresiz ve yaslı Kürtlerin
mahşeri kalabalığı geçip gidiyordu gözümün önünden. Dehşet içinde bir defa daha
anladım ki, demokratik devrimlerini gerçekleştiremeyen ulusal kurtuluş 
hareketleri,
sömürgecilerin pençesinden kurtulsalar bile sonunda gidip kendi egemenlerinin
sultası altına giriyorlar. Ulusal boyunduruğun kırılması elbette yaşamsaldır,
ancak tek başına yeterli değildir. Kurtuluş hareketleri ancak bir halk
devrimiyle taçlandırılırsa halklar iktidar olur; aksi halde Türkiye'de olduğu
gibi ulusun içinden çıkan kendi diktatörleri eski kölelik düzenini, "vatan,
millet, bayrak, kardeşlik..."yalanları ile maskeleyerek devam ettirirler. 

            Enternasyonal yurtseverlikten ayrı
bir ideoloji olan milliyetçiliğin halkın değil egemenlerin bir ideolojisi
olduğu ve sadece onlara hizmet ettiği Türkiye ve Güney Kürdistan'daki pratikle 
bir
defa daha gün ışığına çıktı. 

            Hiçbir halk bir oligarşi ya da bir
burjuva sınıfının iktidar olduğu bir düzende özgür olamaz ve ülkesinin
zenginliklerinden yararlanamaz.  Özgürlüğün
yolu halkın söz, karar ve denetim yetkisine sahip olduğu ve yönetenleri
yönettiği kendi iktidarından geçer. Yoksa ezilen halklar kurtulduk diye
bayram ederken, bir sabah kalktıklarında kendilerini kendi zalimlerinin
pençesinde bulurlar. O gaflet uykusundan uyandıklarında artık ne uğrunda
öldükleri devlet kendi devletleridir, ne de nice nice hayallerle süsledikleri 
bayrak
kendi bayraklarıdır. Nasıl ki Türk devleti ve ay yıldızlı bayrağı Türk halkının
değil Türk hükümran sınıfının ise, nasıl ki Federe Kürt Devleti ve bayrağı Kürt
halkının değil bir avuç Kürt hükümranın ise... 
[email protected] 27 Eylül 2013

            

 

                                          















__._,_.___

      
      










Diyarbakır Cezaevi Muze Olsun diyorsanız, lutfen,  
http://www.istanbulist.net/bilesenler/haberler/haber.php?haber_no=2423    
linkine  girip bir imza da siz verin ve bu linki imza vermek isteyen 
dostlarınızla da paylaşın.



Kardeş Sitemiz:



http://diyarbakirgrubu.blogspot.com 



"Seni baharmışın gibi düşünüyorum, Seni Diyarbekir gibi.."

Grubumuzdan , dostlarınıza bahsedip, üye olmalarını önerdiniz mi? 



Gruptaki yazilarin sorumlulugu ilgili yazinin

yazarina aittir. Grup yoneticileri ve diger uyeler

sorumlu tutulamazlar.



Gruba üye olmak için: [email protected] a boş bir mail

atılacak.Akabinde Yahoo dan gelen cevaba bir işlem yapılmadan iade 
edilecek.Böylece Üyelik Tamam.Üye olmayı başaramayanlar 
[email protected] adresine yazmaları halinde kendilerine yardımcı olunur.



Gruba  mesaj göndermek için: [email protected] adresine mail 
atabilirsiniz.












   




    




      
      Your email settings: Individual Email|Traditional 

      Change settings via the Web (Yahoo! ID required) 

      Change settings via email: Switch delivery to Daily Digest | Switch to 
Fully Featured 

           
        Visit Your Group 
       |
      
        Yahoo! Groups Terms of Use
       |
      
       Unsubscribe 
       
 

    
  





__,_._,___                                        

-- 
-- 
-  Diwanxane, platformek azad e, ideolojik nine, demokrasi serdest e; hemu Kurd 
dikarin bi rengeki azad ramanen xwe binin zimen, kovar, malper u rojnameyen xwe 
bidine nasin, helbest an nivisen xwe parve bikin. Heqaret qedexe ye. Rojda 
Xanim, Serger Barî, Mihemed Rojbin ji bo niha moderator in. 
 
Navnisan: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
 
-  Diwanxane; Kurtceye kucuk bir adim icin kurulmus en buyuk Kurd mail grubu. 
Hukuki sorumluluk yazara aittir. Kurd kultur milliyetciligi esas alinir. 
Duzeysiz mailler onaylanmaz. Kurd dillerindeki mesajlara oncelik taninir.

--- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Diwanxane" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to [email protected].
For more options, visit https://groups.google.com/groups/opt_out.

Cevap