------------------------------------------------------------------------


  /*NİHAT GENÇ : "KEMALİST"*/ LAFINI BİR GİZLİ ÖRGÜTMÜŞ GİBİ KİM İMA
  EDİYORSA…


Bir

Ankara’nın en büyük gayrimenkul zengini, hakkında tapuları klasörler
dolu odalara kamyonlara sığmıyor diye şehir efsanesi olan bir
gazeteci,*YAŞ* kararları öncesi *‘orduda Kemalistler Atatürkçüler’*
darbe yapabilir balonu uçuruyor.

Önce şu *‘kemalist’* lafını bir gizli örgütmüş ya da bir marjinal bir
yapılanmaymış gibi kasıtla ima eden kim varsa, bilin ki, bir*FETÖ*
operasyonuyla karşı karşıyasınız.

Kemalist ya da Atatürkçü denilen insanlar bir *‘örgüt’* değildir, hiçbir
zaman olmamıştır, haklarında*FETÖ*’nün yüzlerce savcısı on yıl süren
yatak odalarına kozmik odalara kadar aramış bir bok bulamamıştır.

Cumhuriyet ve bağımsızlık değerlerine bağlı ve hiç kimseye hiçbir
partiye bağlı olmayan insanlardır, kökünden kazınmalarına ve bunca
saldırıya rağmen hala yaşıyor olmaları bir mucizedir.

Ve başka, kim Perinçekçi subaylar polisler diyorsa bilin ki yine
bir*FETÖ* operasyonuyla karşı karşıyasınız. Balyoz sanığı albay Mustafa
Önsel bu sütunlarda söylüyor,*FETÖ*’nün tweetçi şakirtleri neden hiç
*‘menzil’* tarikatından söz etmezler ve neden *‘Perinçekçi ….’*
İftirasını atarlar, çünkü bugünlerin anlam ve önemine binaen önü açılmış
*‘menzil’* içinde gizlenmişlerdir.



İşte *‘Perinçekçi’* iftirası dolaşıma çoktan girdi*ABD*’li bilmem ne
analiz ve yorumcu yazılarında bir Perinçekçi lafıdır gidiyor.

Buradan ilan ediyorum, Perinçekçi bir subay polis bulup gösterin,
on*milyar *lira ödül veriyorum, bir kafes içinde sirkte teşhir edelim,
ne tür bir canavarmış anlayalım.


    *AKIN ÖZTÜRK TUVALETE GİTMEK İÇİN AYAĞA KALKINCA BÜTÜN FETÖ'CÜ
    SANIKLAR AYAĞA KALKIYOR*

Aydınlık’ta yazan emekli subaylar, diyelim Soner Polat, Naci Beştepe,
yüksek birikimi olan bağımsız kişilikleri karakterleriyle sadece
Cumhuriyet’e bağlı kimseye eyvallahı olmayan her tarafı kirlenmiş bu
ülkede şaşılacak kadar tertemiz insanlar, bu yüzden zaten Naci Beştepe
fikren anlaşamamış Aydınlık’tan ayrılmıştır.

Örgüt mü arıyorsunuz, işte*FETÖ* davasında Akın Öztürk tuvalete gitmek
için ayağa kalkınca bütün*FETÖ*'cü sanıklar ayağa kalkıyor…

Daha nice liderler tarikat şeyhleri gördük helaya gitmeye yeltenince
salonda huzurda bulunan herkes ayağa kalkıyor…

*FETÖ*'cüler kumpasçılar, on yıl gece gündüz aradınız, dinlediniz,
fotoğraflar çektiniz, İstiklal Marşı ve saygı duruşundan başka ayağa
kalkan tek bir *‘kemalist’* gördünüz mü?

Zaten bu operasyonlar ta baştan *‘ayağa kalkmıyorlar’* diye başlamadı
mı, hatırlayın Engin Alan paşayı…*Tayyip *Erdoğan bey ayağa kalkmadı
diye öfkelendi ve yıllarca Silivri’de yattı.

Zaten ayağa kalkmış olsalardı banka hesaplarında ve kariyerlerinde aşırı
hareketlilik çoktan görülürdü, iki büyük semti içine alacak kadar kamyon
dolusu tapuları onların da olurdu ve hangi işi yaptın da bu akıl almaz
servete sahip oldun diye değil sadece mahkemelerden medyadan, tee
Amerikalı analiz ve yorumlarda dahi teşhir edilirdi.

Bu kısa açıklamalarımızdan anlaşılacağı üzre *‘ayağa kalkmak’* para ve
kariyer işi olanların mesleğidir.

Ve ona buna şeyhine liderine ayağa kalkan insanlara devlet teslim
edildiği için bugün ortada *‘devlet’* yok. İşte Merve Kavakçı hanım,
İngiliz ajanı tarikat şeyhinin ayağına kapanmış, büyükelçiliği kapmış.

Mesela generalliğe kuvvet komutanlığına kadar kırk yıl görev yapmış
onlarca emekli generalimiz vardır, soralım bu subaylarımıza, henüz
hayatının baharında bir Nagehan Alçı kadar aklınız ve derin fikirleriniz
olmadığı için mi kazancınız servetiniz olmadı!

Kimsenin önünde eğilmediler, ayağa kalkmadılar diye!

Ve Apo’nun dahi önünde ayağa kalkan devletin soytarı çürümüş
yetkilileriyle mücadele ede ede milli bekanın*NATO*’nun karşısında dahi
ayağa kalkmayacağını, hapis yata yata sonunda ali-devletimize öğrettiler.


    *ÜLKEMİZİ* *AMERİKA NATO VE ALMANYA ADINA İŞGALE KALKMIŞTIR*

İki

*FETÖ* davasını medya ve yazarlar çok yanlış yerinden tutuyor.

Şüphesiz*15 Temmuz *gecesinin karanlık noktaları genelkurmay ve Mit’te o
gece neler oldu soruları çok önemli, şüphesiz kişiliği şaibeli Hüseyin
Gülerce gibilerin sorgulanması, çok önemli.

Ancak, bu mahkeme ve soruşturmaların çok daha üstünde*BÜYÜK SORU*’YU
unutturuyor.

Caniyle mahkeme uğraşır, yazarlar caniyle değil cinayetle
(sebepleriyle-sonuçlarıyla) uğraşır.

(Sizi *‘sebep’*e götürecek en güzel vaka en yakınınızda işte Taha Akyol.
İbrahim Okur’u ekranlarda neşe içinde devletin ve hukukun medari
iftiharı diye yıllarca kim takdim etti ve İlker Başbuğ’a ikiyüzelli yıl
ceza verildiği gün, bir hukukçu olarak onaylıyorum, doğrudur, diyen kim.

*FETÖ*'cülük gibi bir korsan tarikatı on yıllar boyu *‘meşru’*
gösterenler kim?

‘*Başını secdeye değen insanlar ordudan atılıyor’* gibi inanç ve
merhamet şovlarıyla adalet ve hukuk’la ve devletin ayarlarıyla kasıtla
oynayanlar kim?)

*II*. Dünya Savaşı sonrası, kilise, *‘yahudiler öldürülürken olup
bitenleri görmezden gelerek ve sessiz kalarak, biz de suçluyuz’* diye
özür duası yapınca, Yahudiler, merhamet değil *‘adalet’* istiyoruz diye
ayağa kalktı, ve ikibin yıllık Hristiyanlığı suçlamak değil derdimiz,
özrü geçin, kim yaptı, kimler karıştı, kim suçlu, ondan bahsedin, diye
hesap sordular.

Ve Yahudiler, Avrupa aydınlarını da masaya yatırdı, *‘herkes suçludur,
hepimiz suçluyuz’* gibi soyut muğlak ifadeleri geçin, biz *‘sorumlu’*
arıyoruz, *‘hepimiz suçluyuz’* diyerek suçu ötelemeyin, suç’u kimsenin
yargılanamayacağı başka yerlere taşımayın, dediler.

Evet, Türkiye Devleti tarihinin en büyük ihanetiyle karşı karşıya,
orduya ve emniyete yerleştirilmiş yüz*bin *casus bizim silahlarımızla
bizi öldürmeye ve ülkemizi Amerika*NATO* ve Almanya adına işgale kalkmıştır.

İnsan soruyor, Sarıkamış gibi yüzbinlerin öldüğü bir facia mı Çanakkale
gibi ikiyüzbin şehidin maliyeti mi daha ağırdı, yoksa, devletin, hukuk
asker emniyetiyle çökmesi mi, daha büyük bir maliyettir, ciddi bir sorudur.

Çünkü devleti yaşatmak için gerekirse bir*milyon *da beş*milyon *da
savaşta ölebilir, ancak devlet yıkılırsa, elinde hiçbir şey kalmaz.
Sarıkamış ve Çanakkale şehidlerinin aziz hatıralarını saygıyla
anabileceğin yerin de toprağın da kalmaz.


    *HALKIMIZ BU KOLEKTİF SUÇA ORTAK OLMASIN DİYE HAYATLARINI HİÇE SAYIP
    KAVGA VERİYORLARDI*

*17-25* Aralık’ı yandaşlar kendi .ötlerini kurtarabilmek için hukuki bir
tarih olarak ilan etti,*17-25*’den sonra hala*FETÖ*'cülüğe devam
edenleri*FETÖ*'cü saydı.

Saysınlar, gün gelir, mahkemelerde tarihlerin de yeri bir cümleyle değişir.

*17-25 Aralık *hadi hukuki bir tarih ama vicdani bir tarih değildir.

İnsanlık, hukuk ve siyaset, ama özellikle medya*II*. Dünya Savaşı’ndan
çok şey öğrendi.

Hitler’in *‘Nihai Çözüm’* dediği Avrupa kıtasındaki bütün Yahudileri
(çingeneleri de) imha girişimi altı sene sistematik bir soykırımla sürdü.

Altı sene.

Yahudi soykırımına bu altı sene bütün Avrupa Devletleri istisnasız
bulaşmıştır, ve bu altı sene içinde, Avrupa içinde yüzbinlerce küçük
Hitler’in bu insanlık utancına katkısı uygarlığı şoke etmiştir.

Anlatmaya sayfalar değil tarih yetmez, Danimarka ve Bulgaristan’ın gücü
yettiğince Hitler’in emirlerini savsaklayıp oyalamasını bir kenara
koyarsak, Hırvatlar, Macarlar, Romanya, Fransa, Hollanda, Avusturya,
Çekoslavakyabir çok kuzey ülkesi, Yunanistan, Hitler’in soykırımına ya
sessiz kalmışlar ya el ayak olmuşlardır.

Ve tarihin bu en büyük soykırımına Avrupa kıtasında bulaşanların
susanların sayısı mahkeme edilemeyecek kadar büyüktür.

Uygarlığımız bu korkunç soykırımı sonuçları ve sebepleriyle bugün dahi
henüz *‘kavramış’* değildir.

Bir çok Avrupalı hala bu insanlık trajedisini, bir özür ve oldu bitti,
pişmanız, büyük günah, biz de suçluyuz, gibi geçiştirmeye çalışır.

Ve bugün yeni yetişmekte olan nesiller, bu işi yapan *‘Hitler’*dir,
deyip rahatlar ve suçu tek bir diktatöre yıkma eğilimindedir.

Değil, suçlu, uygarlıktır, insanlık kültürüdür.

Bu yüzden*II*. Dünya Savaşı’ndan sonra, uygarlık sorgulandı, vatandaşlık
sorgulandı, siyasal otorite sorgulandı, öteki, başkası, getto, dışlama,
antisemitimiz, kökünden sorgulandı.

Mesela bu soykırımın *‘kolektif bir suç’* olduğu…

Mesela, hadi Nazilerle işbirliği içindekiler kanıt ve belgelerle
yargılandı, ancak, asıl suçlular *‘sessiz kalanlar’* vicdanlarda mahkeme
edilmedi.

‘*Sessiz kalanlar’* ve *‘kolektif suç işleyenler’* büyük soykırımın asıl
failleri.

Bu yüzden bugün Avrupa kültürü yaşıyorsa, bizde Yahudileri evimizde
sakladık, gizlice kaçmalarını sağladık, diyen bir elin parmakları kadar
üç beş hikayeyi fazlasıyla abartıp sinema yaparak, yaşamaya çalışıyor.

Birkaç Nazi subayını mahkeme etmek değil mesele, Avrupa sineması,
felsefesi, akademileri, işte asıl suçlu *‘sessiz kalanlar’* ve
*‘kolektif suç’* üzerinden yepyeni bir tartışma açtı.

İnsanlığa karşı işlenen suçlar, demokratik katılım, müzakereci
demokrasi, ötekiyle birlikte yaşamak, vatandaşlık, ifade özgürlüğü, vb.
bir çok *‘siyasal’* konu, yeniden oluşturulmaya çalışılan Avrupa
felsefesinin merkezine yerleşti.

Şimdi ülkemizden soralım, devleti ele geçiren yüzbin ajanın önünü açan
*‘sessiz kalanlar’* kimlerdir ve *‘kolektif suçu’* kimler örgütlemiştir.

Sessiz kalanlar ve kolektif suçu örgütleyenler: medya ve iş adamlarıdır.

Daha geçen hafta, bir büyük gazetenin eski genel yayın yönetmeni,
o*FETÖ*'cü savcıların fotoğrafını o yıllarda yayınlayamadığı için (Basra
Harap Olduktan Sonra) kendince özür diliyor.

(Her dönemin korkuları yasakları değişiktir, bu dönemde de mesela aynı
yazarlar *‘leş et’*in satıldığını yazamazlar, işte fetöcü savcıların
fotoğrafını yayınlayamadığı için özür dileyen eski yönetmene buradan
sesleniyorum, özrünüz güzel, o halde aynı hataları tekrar etmeyin, bugün
pekala *‘leş et’* konusunu yazabilirsiniz. Örnekliyorum: Sayın Tarım
Bakanı Fakıbaba, devletimiz ölü hayvanları kesip satmış mıdır, ne kadar
satmıştır, kimler sorgulanmıştır. Dünden ders çıkartmışsak, buyrun bu
cümleleri siz de yazıverme cesareti gösterin…)

Oysa aynı yıllarda*FETÖ*’nün bir Amerika operasyonu ve ajanları olduğunu
canları pahasına sabah akşam söyleyen yazarlar ve yayıncılar ve az da
olsa*TV*’ler vardı.

Halkımız bu kolektif suça ortak olmasın diye hayatlarını hiçe sayıp
kavga veriyorlardı,*SKY*’ı vergi cezasıyla susturdular,*ART* ve Ulusal
Kanal’a gaz ve polis baskınları oldu, yöneticileri peşpeşe tutuklandı.

Bu*TV*’ler yayınlarını sürdürebilseydi halkımız tek yanlı olarak bu suça
ortak olmayacaktı. Hürriyet Gazetesi de ağır vergi cezasıyla
karşılaşınca, susmayı tercih etti.

Nice insan sessiz kalmamak için makam şöhret ve itibarı geçin evini
arabasını sattı, bu satırların yazarı dahi emeklilik sigortası altı yedi
kitabının üç yüz*bin *lira gibi telif hakkını kelepir fiyata yirmi*bin
*liraya sattı.

İşadamları zırnık reklam vermedi, medyada hiçbir yazar bu*TV*’ler de
yaşamalı, demokratik toplumda herkes konuşmalı, diyemedi,
susturulmalarının ve polis baskınlarına karşı tek satır yazamadı, oysa
bugün ortaya çıkan bütün gerçekleri o yıllarda bu*TV*’ler söylüyordu.

Yedi sene süren operasyonlar büyük bir *‘sessizlik’* içinde
geçiştirildi, hatta operasyonları alkışlayan göbek atanlar hatta bu
hukuk dışı operasyonların savcılarına heykel dikenler çıktı…

‘*Bağırsaklar temizleniyor’*a herkes ortak oldu.

Ve*2012 yılına* gelindiğinde (Türk tarihinin en karanlık yılı) bir yıl
süresince medyada Balyoz ve Ergenekon davalarına ilişkin tek bir soru
sorulmayacak kadar *‘operasyonlar’* meşru görüldü, üstü kapandı…
Yüzlerce insan içerdeyken bir yıl boyunca medyamızda tek satır yok.

Dün sessiz kalanlar ve kolektif suçu örgütleyenler bugün*AYNI YERDELER*.

Aynı sessizlik sürüyor aynı kolektif suç yeniden örgütleniyor.

Çünkü, kamuoyu bunca trajediye rağmen hala tek taraflı bilgileniyor ve
bu sessizlikten hala birileri kumpaslar için uygun ortamlar buluyor.

Mesela, Merdan Yanardağ’ın Tele*1 kanalı* nerde bilen yok, Ulusal
Kanal’a hala Digitürk yasağı var, halkımızın iktidarı eleştiren
yazarları fikirleri görme şansı ne kadar? En doğrucu konuşan yazarlar
kendi twitir sayfalarından boşuna kamuoyuna ulaşmaya çalışıyor.

*II*. Dünya savaşı sonrası çıkartılan o büyük ders nerde? Medya her
fikre açık olmalıdır, lafı, teraneden bir özgürlük lafı değildir,
medyayı her fikre kapatırsanız felaketleri gören olmaz duyan olmaz,
ülkeniz yıkılır haberiniz olmaz.

İşadamları ve medya, medyanın her fikre kapatılmasının büyük
felaketlerini yaşadığı ve gördüğü halde kaldıkları yerden neden
*‘sessizliklerini’* sürdürüyorlar.

Çıkartılacak ders ortadadır, bu *‘sessizlik’* suçunu ve bu *‘kolektif
suçun’* bir daha yaşanmaması için herkes artık cesaretini bütün
varlığıyla ortaya koymalı.

Zavallı işadamları, basın yayın medya özgürlükleri, sadece en değerli
insanlık yasaları değil, kendi varlıklarının tek teminatı olduğu
gerçeğinden hala habersizler ve hala *‘kurban’*lar. Şimdi mesela bir
siyasi seçenek olarak Meral Akşener geldiğinde nerde konuşacak?

İsrail büyük güç olduğu için bugün Yahudi soykırımını bütün akademiler
yazarlar enine boyuna hukuki ve vicdani olarak yargılayabiliyor, ancak,
Irak ve Suriye ve Afganistan büyük bir dünya gücü olamadığı için, kimse
bu topraklardaki vahşilikleri gaddarlıkları yazıp çizemiyor.

Çünkü *‘galiplerin yanında, dizinde, huzurunda’* yazıp çizmek kolaydır.

Türk ordusu ve emniyeti tasfiye edildiğinde Avrupa’lı gazeteler faşist
ırkçı ordu temizlendi diye göbek attı, insanlık ve hukuk adına tek bir
yazı çıkmadı.

Yazarlara düşen, yedi uzun yıl süren *‘sessizliği’* sorgulamayı başarmaktır.

Kolektif suç’a kimler katıldı, sorgulayabilmektir.

Yahudi kurbanların dediği gibi suç’a o kadar insan katıldı ki Avrupa’da
insanlık adına konuşup kendini sorumlu tutacak kimse kalmadı.

Koskoca ordu ve emniyet ve koskoca hukuk kurumlarının dalga
geçilircesine işgalinin ve tasfiyesinin çok normalmiş gibi görünmesini
kimler sağladı!

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı dediği şey de budur.

Koskoca genelkurmay başkanı kelepçelendi, koskoca kuvvet komutanları
içeri tıkıldı, ve bu hukukdışılık herkese *‘normal’* ve gayet tabii göründü.

Öyle bir ortam inşa edildi ki devletin gözünüzün önünde parçalanması ve
ortadan kaldırılması *‘sıradan’* göründü.

Ve şüpheniz olmasın birkaç yüz Nazi subayı gibi, birkaç yüz Fetöcü
yargılanır, tutuklanır, Türk tarihinin bu en büyük dosyası hızla kapatılır.

Çünkü sessiz kalanlar ve kolektif suçu örgütleyenler içinde tek bir tane
*‘suçu üstlenen yok’*…

Yahudi kurbanlar seksen yıldır bağırıyor, suçu Naziler değil, Avrupa’nın
Sessizliği işledi, diyor.

Ve dün tırsanlar ve dün sessiz kalanlar ve dün kolektif suç’a ortak
olanlar, bugün, o kadar cevval gazeteci ki sormayın, her biri tüfek
omuzda dere boyu çalı arkası gezip cadı avında başı çekiyor.

Büyük tehlike *‘demokratik kültürün’* kurumsallaşmaması.

Farklı konuşanlara yer açılmayışı.

Ve Fetöcülükleriyle birkaç mahalle sahibi olmuş insanların hala iftira
kumpaslarını döndürebiliyor olması.

Hala bu iftiralar karşısında haklı ve soylu insanlar, kendilerini büyük
kitleler önünde savunacak kanallar bulamayışı.

Hala medyamız*CIA* ağzı Perinçekçi Kemalist gibi iftiralarla *‘kumpas’*
için karanlık ortamların oluşturulmasına çok yatkın.

Nihat Genç

Odatv.com

 
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-170806183548 Oraj Poyraz At 0raj.p0y...@neomailbox.net
0raj.p0y...@neomailbox.net
2017/08/06  22:48 6  64  turanca...@googlegroups.com

 
-- 

Damlayan musluklar, tutku osuruklari ve patlak lastikler hepsi de
olumden daha huzun verici.

Charles Bukowski Sozleri / Heinrich Karl Bukowski / Bilge Sozleri

Hicret etmeyen muslumanlar
NISA 97.kendilerine yazik eden kimselere melekler, canlarini alirken: ne
isde idiniz! dediler.
Bunlar: biz yeryuzunde caresizdik diye cevap verdiler.
Melekler de: Allah in yeri genis degil miydi?
Hicret etseydiniz ya! dediler.
Iste onlarin barinagi cehennemdir; orasi ne kotu bir gidis yeridir.
NISA 89.sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki onlarla esit
olasiniz.
O halde Allah yolunda goc edinceye kadar onlardan hicbirini dost edinmeyin.
Eger yuz cevirirlerse onlari yakalayin, buldugunuz yerde oldurun ve
hicbirini dost ve yardimci edinmeyin.
NAHL 41.zulme ugradiktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince,
onlari dunyada guzel bir sekilde yerlestirecegiz.
Eger bilirlerse ahiretin mukafati elbette daha buyuktur.

Yilmaz Odabasi : Marilyn ve Rabia


Marilyn Monroe, olumunun uzerinden gecen yarim yuzyila ragmen hala bir
efsane.

Gayri mesru olarak dunyaya gelen ve annesini timarhanede yitiren Marilyn
nin, mutsuz bir cocukluk gecirdigi ve bakimevlerinde istenmeyen bir esya
gibi gorulme duygusuyla yasadikca didistigi bilinir.

Rabia yi ise, Diyarbakir da bir asiret reisi olan Haci Huseyin in kizi
olmasina ragmen, aile cevresi disinda kimseler tanimaz.

Rabia, Marilyn e kiyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir cocukluk
gecirmis, bes kardesin en guzeli ve en kucugu olarak bir dedigi iki
edilmemistir.

Bu iki kadinin Hollywood kokenlisi, genclik yillarindan itibaren unun
doruguna cikmis, bas dondurucu bir populerlik ve servet edinmis,
diledigi erkekle birlikte olup firtinali asklar yasamistir.

Rabia ise, ergenlik donemine geldiginde taliplerinden Sefer e, o
yillarin torelerine uygun bicimde -baslikla- gelin edilmistir.

Marilyn, uc kez evlenip onlarca erkekle flort ederken, Rabia ise esi
Sefer e varligini armagan edip, o gunden itibaren yazgisina itaatle
boyun egmistir.

Daha sonra Rabia nin kocasi Sefer, bir omrun yoksullukla gecmeyecegine
karar verip, birkac yil icinde Almanya dan zengin bir adam olarak
donecegine Rabia yi ikna etmis ve Almanya da otomotiv sektorunde isci
olarak calismaya basladiginda, Rabia ise kaynanasi ve iki cocuguyla aci
dolu gunleri, yillari saymaya koyulmustur.

Marilyn, genis salonlarda onlarca erkegin iltifatlariyla suh kahkahalar
atarken, Rabia ise sirret bir kaynananin bekciliginde her gun aglamayi
yazgi bilmistir.

Rabia, evinin perdelerini acamaz, dis kapisinin onunu bile -bir baska
erkege bakmasin diye- supuremez olmustur. Kaynanasi ve kayinlari, Rabia,
Sefer i namusuyla (!) beklesin diye onu birkac gunde bir tokatlamayi da
huy edinmislerdir.

Butun gazeteler Marilyn in bir narsisist oldugunu yazarken, Rabia nin
ise hic secmeden, hic istemeden Diyarbakir in varoslarinda bir mazosist
olabildigini kimseler bilmemistir...

Uc yil sonra Almanya dan donecegine soz vererek giden sefer, her yil
sadece on bes ila yirmi gun tatile gelebilmis ve Rabia nin butun
sitemlerine ragmen iki daire ve bir ekmek firini parasi biriktirmeden
Diyarbakir a donemeyecegini, soyleyerek ona sadece sabir dilemistir...

Marilyn, firtinali yasamindan dolayi p$ikolojik tedavi gormeye
baslarken, Rabia ise bir kaynana ve iki cocugu ile dort duvar arasinda
silik ve dingin, bunaltici yillar gecirmekten giderek p$ikolojik bir
vaka haline gelmistir.

Onu tedavi eden de olmamis, aradan upuzun on yil gecmis ve Sefer, iki
daire, bir de ekmek firini parasi biriktirip nihayet- Almanya dan donmustur.

Kaynanasi ve kayinbiraderleri gorevlerini yapip (!) tam on yil boyunca
Rabia nin yanina bir erkek sinegi bile yaklastirmayarak, onun bedenini
Sefer adina bir yetkiyle korumuslardir. Bedenini korumuslardir ama,
Rabia nin ruhsal durumu yillarca yasadigi intihar boguntulariyla artik
paramparcadir...

Marilyn, cevresinde sohreti ve parasi icin dolasan yuzlerce insandan
hangisinin gercek dost, hangisinin sevgili oldugunu kalabaligin
kusatmasinda anlayamadigi icin tedavi gorurken, Rabia ise on yil suren
upuzun bir yalnizlikta sadece Sefer in adini sayiklamaktan bir
sizofrendir artik...

Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller le flort
ederken, ilkokul cikisli Rabia ise Sefer i bekledigi gunlerdeki
yalnizlikta cocuklarinin hikaye kitaplarini okumus, radyo programlari,
haberlerden vb yerlerden Napolyon un, Gorbacov un kim olduklarini
ogrenmistir.

Diyarbakir a yillar sonra donen Sefer, artik Rabia yi taniyamamaktadir;
cunku Rabia, her sabah Napolyon Bonapart in selamini Gorbacov a
ulastirmak uzere evden cikmakta ve Sefer in Almanya dan getirdigi fotr
sapkayi giyip, dudaklarinin kiyisina bir sigara ilistirip dussel olarak
kurguladigi ordulara kendince komutlar vermektedir.

Belki de kendini hep arzuladigi bir ozgurlugun kollarina boyle
birakmaktadir; artik suursuzdur...
Rabia yi bir sure gozleyen Sefer, anasina, artik Rabia nin kendisine
kadinlik yapamaya cagini, bu yuzden yeni bir evlilik icin genc ve guzel
bir kadin bulmasini soyler. Baslik parasi fazlasiyla odenir ve kirk bes
yasindaki Sefer e on yedi yaslarinda bir kiz bulunur civar koylerden;
incecik, gencecik bir kiz.


Rabia, artik otuz yedi yasina gelmis ve yillarca evde oturmaktan hayli
kilo almis bir delidir (!) Sefer, kucuk bir oda tutar Rabia ve
cocuklarina; kendisi de genc esiyle yeni aldigi daireye cekilir. Rabia
yi baglamak da bir cozum getirmez ve kaldigi evin duvarlari disinda ne
varsa her seyi paramparca ederek disari, sokaklara kacar durur...

Rabia, artik Diyarbakir in muhtelif semtlerinde kah Napolyon un
askerlerine komutlar verirken, kah yollarda, kaldirimlarda oturup bir
basina aglarken gorulmektedir. Artik kocasi Sefer in hicbir isine
yaramayan Rabia nin onuru ve delirmis yalnizligi ne kaynanasinin ne
kayinbiraderlerin umurunda degildir...

Rabia, bir aksam Diyarbakir in Dagkapi semtinde SSK hastanesi
bitisigindeki askeri karargah civarinda yururken, nasilsa kirmizi
sapkali kizin buyukanne kiligina giren kurt tarafindan yenmek uzere
oldugunu dusler. Kirmizi sapkali kizin kulubesi ise, askeri karargahin
icindeki karanlik alandadir.
Rabia, arkasinda yuruduklerine inandigi Napolyon un askerlerine komut
verir ve kirmizi sapkali kizi kurtarmak uzere tel orgulerle cevrili
yasak alana girer...

Nobetci askere, karargaha parolasiz girmeye kalkan olursa ona vurmasi
emredilmistir. Asker uyarir, bagirir, ama kirmizi sapkali kizi
kurtarmaya giden Rabia, o an hicbir sey duymaz...


Nobetci askerin once bir, ardindan ik kursun Rabia nin bedenine isabet
eder. Rabia, vurulup yere duserken bile hala Napolyon un askerlerine
komutlar vermektedir.

Namlusundan dumanlar cikan nobetci er, onun mirildandiklarindan hicbir
sey anlamaz.Askerin onun hakkinda bildigi tek sey dur ihtarina
uymadigidir...
Nobetci er, siyasal gerilimin alabildigine boyutlandigi o gunlerde
olaganustu hal bolgesi kapsamindaki Diyarbakir daki kisla nobetinde,
aklinca kendisine verilen emre itaat etmistir(!)

Rabia, sonraki gun sahipsizler mezarligina gomulur ve o yil bazi insan
haklari dernek ve kurumlarinin yilliklarinin Guneydogu daki yargisiz
infaz lar listesinde adi gecer. Oysa ki olumu degil, asil Rabia nin
yasami bir yargisiz infazdir...

Bu iki efsane kadin, benim kalbimde yillar yili ev sahibi gibi oturup
kalmislardir ve daha kalmaktalardir. Cunku Marilyn, biricik platonik
askim, Rabia ise oz teyzemdi benim...

Sevgili Marilyn, Cemal Sureya nin dedigi gibi, simdi cennette Nietzsche
nin metresi olmalidir ; anamin kara gozlu bacisi Rabia ise, belki
cennette bile hala Sefer i sayiklamaktadir...

Yilmaz Odabasi - Sevginin Herkesten $ikayeti Var adli kitabindan


Grup eposta komutlari ve adresleri      :       
Gruba mesaj gondermek icin      :       ozgur_gun...@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin    :       ozgur_gundem-subscr...@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin   :       ozgur_gundem-unsubscr...@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin     :       ozgur_gundem-ow...@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz   :       http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz     :
http://orajpoyraz.blogspot.com/


BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo





 

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to gugukluhayat+unsubscr...@googlegroups.com.
To post to this group, send email to gugukluhayat@googlegroups.com.
Visit this group at https://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.

Cevap