Osmanlı'dan bugüne Kürtler ve Devlet-1
Taraf/AYŞE HÜR - Istanbul - 19.10.2008


Milli Mücadele'nin başlarında, Mustafa Kemal, Kürt aşiret reislerine
çektiği telgraflarda ordu komutanlarına ve Sovyet Rusya Dışişleri
Komiseri Çiçerin'e yazdığı mektupta, bazı meclis konuşmalarında
'Kürdistan' terimini kullanıyordu


Başlarken...

PKK'nın 1984 Eruh baskınından bugüne dek, Avrupa'nın en büyük,
dünyanın 6. büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 20 bin civarındaki PKK
üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67 bin korucuyu
seferber etti. 14 ilde 1987-2002 arasında "Olağanüstü Hal" (OHAL) ve
sıkıyönetimler ilan edildi. Bunlar tam 57 kez uzatıldı. 24 kez sınır
ötesi operasyon yapıldı. Resmi rakamlara göre 14 yılda 96 milyar dolar
harcandı. Bazıları bu rakamın aslında 400 milyar dolar olduğunu
söyledi. Resmi rakamlara göre Türk tarafından asker-sivil 10 bini
aşkın kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da yaralandı, sakat kaldı.
PKK mensubu ya da yandaşı 25 bini aşkın kişi 'etkisiz hale getirildi.'

AD KOYAMAMAK * 7 yıl kulağımızın üstüne yattıktan sonra 2006'dan
itibaren tekrar tırmanan 'düşük yoğunluklu çatışma' durumunun
bilançosu hakikaten vahim. Yürekleri dağlayan ölüm haberleri, sadece
ilan edilmemiş bir savaşın sürdüğü bölgede değil, tüm ülkede yaşanan
ama tam dökümünü bilmediğimiz ekonomik, sosyal, psikolojik, yıkımlar,
Ayvalık örneğinde ürkerek izlediğimiz türden 'Türk' ve 'Kürt'
toplumları arasında yükselen düşmanlık hali ve daha nicesi.

Damadı gazeteci Metin Toker'e bakılırsa, İsmet İnönü "Daha
Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte düşünmeye başladı bu Kürtleri ne
yapacağız diye?" demişti. (Aktaran Hasan Cemal 26 Ekim 2007 Milliyet)
Yani, sorun bazılarının göstermek istediği, 1984'te PKK'nın Şemdinli
ve Eruh baskınlarıyla başlamadı. Aksine Cumhuriyetle yaşıt. Tam 85
yıldır, 'şekavet', 'eşkıyalık', 'asayişsizlik', 'feodalizm', 'geri
kalmışlık', 'modernleşme karşıtlığı' gibi bağlamlarda ele aldığımız bu
meseleye 'Kürt Meselesi/Sorunu',  'Terör Meselesi' ya da 'dış
mihrakların işi' adı takmanın tarihçesi oldukça yeni. Yani PKK bir
neden değil bir sonuç.

Adı doğru koyulamadığı için, meselenin nasıl bitirilebileceği
konusunda da uzlaşma yoktu. Eskiden 'harekat', tedip', 'tenkil',
'sürgün' ve 'imha', 'asimilasyon' gibi zorbalıkla çözülmeye (!)
çalışılan sorun şimdi de benzer yöntemlerle ele alınıyor. Kimi, PKK'yı
tepelemek, kimi yerel yönetimleri ele geçirmek, kimi Doğu ve Güneydoğu
Anadolu bölgesine yatırım yapmak, kimi Kuzey Irak'a girmek, kimi
Batılı ülkelere ültimatom çekmekten söz ediyor. Ama pek az kimse, bu
ülkenin dört bir yanında Türklerle iç içe yaşayan, onlarla birlikte aş
ve iş peşinde koşan, onlarla birlikte gülen ağlayan şiddete bulaşmamış
Kürtlerin ne istediğini soruyor. Sormak ne kelime Kürtlerin en azından
belli bir bölümünü temsil eden HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve nihayet DTP
gibi partiler devlet katında, medyada ya da sivil toplumda sürekli
yok sayılıyor, tahkir ediyor veya dışlanıyor. Benzer muamele,
Türkiyeli Kürtlerin akrabaları olan Iraklı Kürtlere karşı da
yapılıyor.

EMPATİ EKSİKLİĞİ * Bunun bir de öteki yüzü var. Tarihi devletin izin
verdiği ölçülerde öğrenebilen  Türk tarafı, 'Kürtlerin karda yürürken
kart kurt sesi çıkardığı için Kürt adını almış bir Türk boyu'
olmadığını yeni idrak etmeye başladı  ama, Kürtler arasındaki
farklılıkları, Kütler ile PKK, PKK ile Kürt milliyetçiliği, milliyetçi
taleplerle kültürel talepler, kültürel taleplerle insan hakları gibi
olgular, kavramlar arasındaki ilişkileri haklı olarak kurmakta zorluk
çekiyor. Özetle, Kürtlerin (ve onlara destek veren uluslar arası
toplumun) kendilerinden ne istediğini bir türlü anlayamıyor.

Gerçi Kürtler bu saptamaya çık kızıyorlar ve '85 yıldır söylüyoruz,
duymuyorsunuz, anlamıyorsunuz, anlamak istemiyorsunuz' diyorlar. Ama
Aralık 2004'de International Herald Tribun'ün Avrupa baskısı ile Le
Monde'a verdikleri 200 imzalı 'Kürtler ne istiyor?' başlıklı ilandan
sonra çıkan tartışmalardan hatırlıyoruz ki, henüz Kürtlerin kafası da
ne istedikleri konusunda berraklaşmış değil. Federal haklarla
esnetilmiş üniter devletten ekolojik topluma, Kemalizm'i referans alan
demokratik konfederalizmden bağımsız ulus-devlete kadar pek çok
projenin yandaşı var. Üstelik bazen aynı kişiler, birden fazla projeyi
aynı anda savunuyorlar. Yani her iki taraf da haklı. Ne Kürtler
taleplerini derli toplu, açık, net anlatabiliyor, ne Türkler onları
anlamak istiyor.

Bunlara ek olarak, her iki taraf da 'Türkler' ve 'Kürtler' gibi
'yaratılmış' kategorilerle konuşmanın mahzurlarını yaşıyorlar. Halbuki
ne yekpare bir 'Türklük' ne de yekpare bir 'Kürtlük' var. Ama en
kötüsü, her iki tarafın büyük bir kesiminin, meseleye milliyetçi
paradigma içinden bakması. Çünkü her milliyetçilik gibi, Türk ve Kürt
milliyetçiliği de diğerini 'ötekileştirerek' kendini tanımlayabiliyor.

Bu yazı dizisinde, iki halk arasında modern çağlardaki ilişkilerinin
tarihçesini, milliyetçi paradigmalardan haberdar olarak ama onların
esiri olmadan özetlemeyi amaçlıyorum. Çünkü konu, ciltler dolusu
kitapla bile anlatılmayacak kadar karmaşık ve derin. Bu özetten
haraket ederek, merak ettiğiniz başlıkları daha derinlemesine
inceleyebileceğinizi umuyorum. Elbette, gerek yer sınırlılığı
yüzünden, gerekse benim bilgisizliğim ya da unutkanlığım yüzünden
atlanmış önemli noktaları sizlerin eleştiri ve katkılarıyla ilerde
tamamlarım.

KENDİ VAR, ADI YOK BİR ÜLKE: KÜRDİSTAN * 'Kürdistan' terimi ilk kez,
son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey'in (ö. 1157) merkezi bugünkü
İran'ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan 'Kürdistan Eyaleti'nde
kullanılmıştı. Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan
Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında da vardı.  I. Ahmet 1604
tarihli fermanında 'Umum Kürdistan' terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl
yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla 'Kürdistan'
bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847
yılında yönetim birimi olan 'Kürdistan Eyaleti'ni kurdu. 13 Aralık
1847 tarihli Takvim-i Vekayi'de yayınlanan düzenlemedeki eyaletin
merkezi Ahlat'tı ve Diyarbakır, Muş, Van, Hakkari, Cizre, Botan ve
Mardin'i kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Van'a, Muş'a ve
Diyarbakır'a taşındı. 1856'da bu eyaletin sınırları yeniden
düzenlendi, 1864'te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek son
buldu.

I. Abdülmecid (1839-1862) Bedirhan Bey'in eline geçen Harput, Urfa,
Diyarbekir, Erzurum, Bağdat ve Musul bölgelerini geri alınmasının
şerefine 1847'de Kürdistan madalyası yaptırmıştı. Altın, gümüş ve
bronz  üç çeşit 29 mm. çapındaki madalyanın üzerinde Kürdistan
dağlarının kabartması, Kürdistan yazısı ve taarruzun Rumi takvimdeki
yılı 1263 yazıyodu. Madalyanın arka yüzündeyse Abdülmecid'in tuğrası
yer alıyordu.

Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Bey'in Hariciye Nazırı Ferid Paşa'ya
gönderdiği13-14 Nisan 1335/1919 tarihli tezkireye bakılırsa bu tarihte
de 'Kürdistan, Ermenistan, Kürt gibi terimler hiçbir komplekse
kapılmadan kullanılıyordu.

Milli Mücadele'nin başlarında, Mustafa Kemal'in, Kürt aşiret
reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri
Çiçerin'e yazdığı mektuplarda, bazı meclis konuşmalarında 'Kürdistan'
dediğini, Birinci Meclis'in Doğu'dan gelen üyelerine 'Kürdistan'
milletvekili dendiğini biliyoruz. Ama 1923'ten itibaren belgelerde
bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye
başladı. 1930'larda Şark, 1950'lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu,
1960'larda Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984'ten 2002'ye kadar OHAL
Bölgesi dendi. Bugün ise belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını
telaffuz etmek adeta tabu haline geldi. Öyle ki, Irak'ta resmi adı
'Kürdistan Bölge Yönetimi' olan idari yapı için bile 'Kuzey Irak'taki
oluşum' gibi garip bir terminoloji kullanılıyor. İran'daki Kürdistan
bölgesinden ise çok az kimsenin haberi var.

KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİNİN 'GEÇ' DOĞUMU * Osmanlı Devleti'nde, 1839'da
Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi Kürt ayaklanması
Cizre'deki son Botan Emiri Bedirhan Bey'in 1847'deki ayaklanmasıydı
ama bu bırakın milliyetçiliği, 'Kürtlük bilinci'yle bile değil,
merkezi devlete karşı yetke alanını genişletmek için yapılmış bir
başkaldırıydı. Yıllarca merkezle işbirliği içinde yöredeki Kürt
aşiretlerine hükmeden Bedirhan Bey, bir süre sonra gücünün büyüsüne
kapılmış, önce devletin Hıristiyan tebaasından Nasturilere saldırmış,
arkasından Van bölgesinde Tanzimat reformlarına karşı çıkan Kürt
aşiretlerine arka çıkmıştı. Merkezi devlet de, Mısır Valisi Kavalalı
Mehmet Paşa tehlikesini savuşturduktan sonra Bedirhan Bey'e haddini
bildirmeye karar vermişti. 1847'de başlayan çatışmalar, sekiz aylık
bir mücadeleden sonra merkezin galibiyeti ile sonuçlandı. Bedirhan Bey
önce İstanbul'a sonra yabancı ülkelerin ricasıyla Girit'e sürgüne
gönderildi. Orada Müslüman ve Hıristiyanlar arasında arabuluculuk
yapması üzerine devlet tarafından affedildi ve 'Paşa' unvanıyla
ödüllendirildi.

ŞEYH UBEYDULLAH İSYANI * Bedirhan Bey'in yenilgisinden sonra bölgede
dinsel, ekonomik ve siyasal anlamda en güçlü aktör Hakkari'nin
Şemdinli bölgesindeki Nehri köyünde ikamet eden Şeyh Ubeydullah
olmuştu. Peygamber soyundan gelen ve Nakşibendiliğin Halidiye koluna
bağlı olan Şemdinanlar, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra
Osmanlı Devleti ile İran arasındaki bölgenin kontrolünü tamamen eline
geçirmişlerdi. Ağır vergileri ve 1879'da kötü geçen hasadı bahane eden
Şeyh, önce vergi sistemini değiştirmek için devletle pazarlık yapmış,
ama istekleri yerine gelmeyince Nasturilerin de desteğini alarak
1880'de hem Osmanlı Devleti'ne, hem de İran'daki Kaçar Devleti'ne
isyan ettiğini açıklamıştı. Uzun bir pazarlıktan sonra Medine'ye
sürgüne gitmek zorunda kalan Ubeydullah'ın Başkale'deki İngiltere
Konsolos Yardımcısı Clayton'a yazdığı mektuptaki bazı ifadeler,
'Kürtlük bilinci'nin şekillenmeye başladığını düşündürüyordu, çünkü
talepler arasında Kürdistan'ın bağımsız bir bölge olarak tanınması
vardı. (Ayaklanma hakkında ayrıntılı bilgi için: Waidieh Jwadiah, Kürt
Milliyetçiliğinin Tarihi ve Gelişimi, İletişim, 1999, s. 143-193)

İTC'NİN KÜRT ÜYELERİ * Ama ortada henüz 'Kürt milliyetçiliği' diye bir
oluşumun olmadığı 1889'da ilerde Türk milliyetçiliğinin şampiyonluğunu
yapacak olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) kuruluşu sırasında
anlaşıldı.  İTC'yi kuran beş kişiden ikisi, Arapkirli Abdullah Cevdet
ve Diyarbakır'lı İshak Sukuti Kürt'tü. Cemiyetin önde gelenleri
arasına bulunan Bağdat Mebusu ve Darülfünun Hocası Babanzade İsmail
Hakkı, İslamcı çevrelerde itibar gören Darülfünun Hocası Babanzade
Ahmet Naim, sosyolog  Ziya Gökalp  önemli Kürt aydınlarıydı. Ayrıca
1847'de ayaklanan Botan Emiri'nin oğlu Bedirhan Bey, Şeyh
Ubeydullah'ın oğlu Nehri Şeyhi Seyit Abdülkadir Efendi ve Bitlisli
Saidi Nursi de İTC üyesiydi. (Naci Kutlay, İttihat Terakki ve Kürtler,
Koral-Fırat Yayınları, 1991, s.26.)

KÜRDİSTAN GAZETESİ * İstanbul'da bunlar olurken, Batı ile ilişki
kurulan ve ondan etkilenilen diğer coğrafyalardaki modern anlamda
milliyetçiliğin ilk emareleri görülmeye başlamıştı, ama henüz siyasal
değil kültürel bir uyanış söz konusuydu. 1889'da Bedirhan Bey'in oğlu
Midhat Mikdat Bey'in Kahire'de çıkardığı Kürdistan gazetesi bunun bir
örneğiydi. Gazete geniş kitlelere ulaşamıyordu ancak, büyük
kentlerdeki Kürt aydın ve elitlerini etkiliyordu. Gazetede Kürtlerin
birliği, eğitime önem vermeleri, sanayi ve bilime yönelmeleri,
köklerine uzanmaları, geçmişlerinden onur duymaları gibi konular
vurgulanıyordu. Ahmedê Xanê'nin Mem u Zin adlı ünlü destanı ilk kez bu
gazetede dizi halinde yayınlanmıştı.(Kutlay, İttihat Terakki, s. 23.)

II. Abdülhamit'in baskı rejiminden Avrupa'ya kaçan Jön Türklerle Kürt
aydınlarının sıkı olmasa da teması sürmüştü. Nitekim Mithad Bey'in
kardeşi Abdurrahman Bedirhan 1897'de Cenevre'de çıkarttığı bir diğer
Kürdistan Abdurrahman Bey, Anadolu Kürtlerini 'sersemletici uyku'dan
uyanmaya davet ediyordu ama bu çağrılarında milliyetçi tonlar yoktu.
Çünkü o dönemin pek çok İttihatçısı gibi monarşi yanlısıydı ve çareyi
Osmanlı Devleti'nin restorasyonda görüyordu. (Celile Celil, Kürt
Aydınlanması, Avesta Basın Yayın, 2000, s. 30.)

KÜRT TEAVÜN VE TERAKKİ CEMİYETİ * Seyit Abdülkadir, Saidi Nursi,
Babanzade İsmail Hakkı, Hacı Tevfik (Piremerd) ve diğer Kürt aydınları
tarafından 1908'de kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (Kürt
Dayanışma ve Gelişme Cemiyeti) o tarihe kadar aralarında çekişme olan
Bedirhanlar, Şemdinanlar ve Babanzadeleri ilk kez bir araya
getiriyordu. Seyit Abdülkadir'e büyük saygı duyan İstanbullu hamallar
da cemiyetin halk ayağını oluşturuyordu.  Kürtlüğe, İslam'a,
Osmanlılığa, Anayasaya bağlılığın esas olduğu bir dayanışma
örgütlenmesi olan cemiyet, Kürt aşiretleri arasındaki sorunları çözmek
için eğitim, ticaret, zanaatı teşvik etmeyi hedefleyen cemiyete sadece
İstanbul'da oturan ve Türkçe'yi okuyup yazabilen Kürtler üye
yapılıyordu. Kürtçe bilmek ise zorunlu değil, sadece arzulanan bir
özellikti. Anlaşılan cemiyet kendini Kürt olmaktan ziyade Osmanlı
olarak tanımlıyordu. (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler,
İkinci Meşrutiyet Dönemi, 1908-1918, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984,
s. 405-407.) Cemiyetin aynı adı taşıyan bir gazetesi, Meşrutiyet adlı
bir de okulu vardı. (Naci Kutlay, "Bedirhan Ayaklanmasından 1920'ye
Kürt Milliyetçiliği", Toplumsal Tarih, S. 158, s. 30.)

KÜRT TALEBE HEVİ CEMİYETİ * İlk legal Kürt öğrenci derneği 1912'de çok
sayıda Kürt öğrencinin okuduğu Halkalı Ziraat Mekteb-i Alisi'nde
kurulan Kürt Talebe-i Hevi Cemiyeti'ydi. (Hevi 'ümit' demekti) Savaş
dolayısıyla 1914'te ara verdiği faaliyetlerine 1919'da tekrar başlayan
ve hükümetçe kapatıldığı 1922'ye kadar devam eden cemiyetin amacı,
İstanbul'da okuyan Kürt öğrenciler arasındaki dayanışmayı sağlamaktı.
Hevi'nin yayın organı Kürtçe ve Kürt edebiyatı ile ilgili yazıların
yayınlandığı Roja Kurd, Osmanlıca ve Kurmanci dilinde yayınlanıyordu.
Hevi'nin amacı Kürtlerin cahilliğine ve yoksulluğuna çare bulmaktı.
Roja Kurd hükümetçe kapatıldıktan sonra yerine Hetawe Kurd
yayınlanmaya başladı. 'Kürdistan'dan Mektuplar' başlıklı köşede
Kürtlerin yaşadığı çeşitli bölgelerden haberlere yer veriliyordu. Her
ne kadar Hevi siyasi meselelere ilgi duymadığını ifade ediyorsa da,
1919'da Paris Barış Konferansı'nda Kürtleri temsil ettiğini iddia eden
Şerif Paşa'ya büyük sempati duyduklarını saklamıyorlardı. (Malmisanij,
Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti, Avesta Basım Yayın, 2002.)

İTTİHATÇILARIN NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ * 1913-1914'te Bitlis-Hizan'da çıkan
Mele Selim ve 1914'te Barzan'da çıkan Şeyh Abdüselam ayaklanmaları,
belirgin olmasa bile milliyetçi öğeler taşıyordu. Örneğin Barzan
İsyanı'ndaki temel talep, Kürt bölgelerine Şafii müftülerin ve Kürt
kökenli memurların atanmasıydı. Her iki başkaldırının önderleri
İttihatçı yöneticiler tarafından idam edildiler. Bu bu Kürtlerle
Türklerin arasını açmadı, çünkü Kürt feodalleri ve Sünni din adamları
henüz Sultan karşıtı milliyetçi hareketlere soğuk bakıyorlardı.
(Jwaideh, s. 211-219, 247.)

Kürtlerle İttihatçıların ilişkisini ilk bozan 1914'te kurulan İskan-ı
Aşair ve Muhacirin Müdiriyeti'nin politikaları oldu. Kanun uyarınca
önce 1916'da Kürtçe coğrafi ve yerleşim yerlerinin isimlerini
Türkçe'ye dönüştürmeye başladı. Ardından Talat Paşa'nın emriyle savaş
sırasında değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusun Türk nüfus içinde
yüzde beş oranında dağıtılmasına başlandı. Amaç, Kürtleri daha
'medeni' olduğu düşünülen Türk gruplarının arasında eriterek
modernleştirmekti. Dışlama içermeyen bu tutumun nedeni Kürt asıllı
sosyolog Ziya Gökalp'in birbiri ardına yayınladığı raporlardı. Ancak.
Kürt tehciri sırasında açlık, soğuk, hastalık ve jandarma şiddeti
sonucu büyük can kayıpları oldu. (Fuat Dündar, Modern Türkiye'nin
Şifresi, İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği, 1913-1918,
İletişim Yayınları, s. 399-422.) Nuri Dersimi, Türkçülerin o günlerde
her yerde 'Ne mutlu Türküm diyene', 'Yaşasın Türkler' şeklindeki
sloganlarına 'Ne mutlu Kürdüm diyene', 'Yaşasın Kürtler' diye cevap
verdiklerini anlatır. (M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Doz Basım Yayın,
1997, s.31) Türk milliyetçiliği uyuklayan Kürt milliyetçiliğini
kışkırtmakta önemli rol oynadı. Bu dönemlerde İTC üyesi pek çok Kürt
aydını rakip Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldılar. Şerif Paşa da
İTF'ye maddi destek sağlıyordu. (Kutlay, İttihat ve Terakki, s. 100,
Tunaya, 282.)

KÜRDİSTAN TEALİ CEMİYETİ * 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin
imzalandığı ve İttihatçı önderlerin yurt dışına kaçtığı günlerde,
Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. Başkanı yine Seyit Abdülkadir'di.
Jin adlı yayın organıyla cemiyet Kürt milliyetçiliğinin artık modern
anlamda dile getirilmeye başladığı ilk platform oldu. Ancak,
milliyetçi ideolojiyi taşıyacak bir Kürt burjuvazisi henüz oluşmadığı
için, milliyetçi projelerini büyük devletlerin desteği ile tepeden
inme gerçekleştirmek istiyorlardı. Diyarbakır'daki Kürt Kulüpleri ise
hala İTC'nin kontrolü altındaydı ama. Cemiyetin için Seyit Abdülkadir
gibi Osmanlı Devleti'nin içinde kalarak otonomi ile yetinmek
isteyenler ile Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler gibi bağımsız Kürdistan
için arasında büyük çatışma vardı. Seyid Abdulkadir önderliğindeki
grup İstanbul'daki ABD, Britanya ve Fransız büyükelçilikleri ile
temasa geçerek 'özerklik' (otonomi) için destek beklerken, (Silopi, s.
57.) bağımsızlık yanlısı Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler Teşkilat-ı
İçtimaiye Cemiyeti'ni kurdular. Bölünme Kürdistan Teali Cemiyeti'nin
aleyhine olmuştu. 1920'de Jin yayın hayatına son verdi ve Kürdistan
Teali Cemiyeti'nin bazı üyeleri örgütten ayrıldı. Bir süre sonra da
cemiyetin sonu geldi. Ancak bunun ne zaman olduğu belli değil. Çünkü
Suriye'ye geçen Seyid Abdülkadir, örgütün tüm dokümanlarını yakmış.
(Oğuz Aytepe, "Yeni Belgeler Işığında Kürdistan Teali Cemiyeti", Tarih
ve Toplum, S.174, Haziran, 1998. s. 13-15.)

HAMİDİYE ALAYLARI VE AŞİRET MEKTEPLERİ * Birbiri peşi sıra gelen
toprak kayıplarını İslam'ın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile
önlemek, hatta sınırları eski haline çevirmek düşüncesi 'Halife'
unvanlı II. Abdülhamit'in iç ve dış politikalarının temel motifiydi.
Bu amaçla içerde devletin resmi dini olan Sünni İslam dairesinde
olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye Alayları'nda
örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı Rusya'ya, hem İran'a
karşı bir tampon bölge oluşturuldu, hem başıbozuk Kürt unsurları
merkezin kontrolüne alındı, hem de giderek güçlenen Ermeni
milliyetçiliğinin önü kesilmeye çalışıldı. (M.S. Lazarev, Kürdistan ve
Kürt Sorunu, Jîna Nû Yayınları, s. 151.)

Başlangıçta sadece Sünni (Türkmen, Karapapak, Kürt ve Arap)
aşiretlerden oluşturulması öngörülen alaylar, 1891'de 100 kadar Sünni
Kürt (Kurmanc) aşiretinden oluşturulan 36 alayla başladı, sayı 1895'de
57'ye, 1910'da 66'ya ulaştı. Bu süre içinde, Sünni Zaza aşiretleri de
alaylara dahil edildi.

Abdülhamit tahttan indirildikten (1909) sonra adları Aşiret Hafif
Süvari Alayları olarak değiştirilen alaylar, Birinci Dünya Savaşı'nın
patlak vermesiyle özellikle Üçüncü Orduya bağlı olarak Doğu
Cephesi'nde görev aldılar. Sünni Kürt Cibran Aşireti'ne bağlı
alayların, Ermenilere ve Varto-Hınıs-Bingöl havalisindeki Kızılbaş
(Alevi) Zaza aşiretlerine karşı gerçekleştirdiği eylemler Sünni ve
Alevi Kürtlerin ilişkilerinde onulmaz yaralar açtı.

Ancak Abdülhamit'in 1886'da Hicaz, Yemen, Trablusgarp'tan Harbiye
Mektebi'ne getirdiği 48 öğrenci ile fiilen başlayan ve 1892'de
resmiyet kazanan Aşiret Mektepleri uygulaması tam tersi bir sonuç
doğurdu. Hamidiye Alayları'na asker veren Zilan aşiretinin
Abdülhamit'e bir mektup yazarak kendi çocuklarının da okula kabul
edilmesini istemesi üzerine önce kapılar Kürtlere (başka nedenlerle
Arnavutlara) de açılınca, okullar Arap, Arnavut ve Kürt
milliyetçiliğinin taşıyıcısı olacak aydınların yetiştiği ocaklara
döndü. (Ayrıntılı bilgi için: Alişan Akpınar ve Eugene L. Rogan,
Aşiret, Mektep, Devlet, Osmanlı Devleti'nde Aşiret Mektebi, Aram
Yayıncılık, 2001.) Böylece Abdülhamit politikaları bir yandan Sünni ve
Kızılbaş Kürt toplumları ile Ermenileri, Süryanileri, Yezidileri ve
Türkleri birbirine düşürürken, bu memnuniyetsizliği milliyetçi
taleplerin temeli yapacak aydın gruplarının da yetişmesinde pay sahibi
olmuştu. Şeyh Said İsyanı'nı örgütleyecek Azadi örgütünün lideri
Cibranlı Halit Bey de bu okullardan mezun olmuştu. Ancak, Kürt
milliyetçiliği hala tabandan kopuk bir aydın hareketiydi. Tepedeki
kadrolar ise ne istediklerine henüz zarar verememişlerdi.


 
Taraf/AYŞE HÜR - Istanbul - 19.10.2008

--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~
 -  Diwanxane, platformek azad u serbixwe; koma hemi Kurda ye. Diwanxane 
grubeke ideolojik nine. Li ve dere demokrasi serdest e; hemu Kurd dikarin bir u 
ramanen xwe bi serbesti binin ziman. Lebele di nava me de heqaret u rexneyen 
reshkirine qedexe ne. Ji kerema xwe, hevalen ku Kurdi dinivisin, dixwinin an ji 
teze hin dibin; ki dibin bila bibin, deweti Diwanxane bikin. 
 -  Grubumuzdaki yazilarin hukuki sorumlulugu yazarlarina aittir. Kurd kultur 
milliyetciligi esas alinir. Her inanisa, her millete saygili olan bu BAGIMSIZ 
grupta ideolojik propagandalara sicak bakilmaz. Imlasi, anlatimi savruk; 
saldirganlik ya da siddet iceren gereksiz mailler onaylanmaz. Kurtce mesajlara 
oncelik taninir. MODERATORLER: Fatma Zelal, Serger Barî, Xanim Rojda, Mihemed 
Rojbin ANA SAYFAMIZ: http://groups.google.com.tr/group/diwanxane
-~----------~----~----~----~------~----~------~--~---

Cevap